23 Ağustos 2016 Salı

Dünyaya Farklı Bir Pencereden Bakabilmeyi Öğrenmek

Merhaba sevgili okuyucum! Bugün 23 Ağustos, Salı. Ben bu satırları yazarken saat sabah 07:10'u gösteriyor. Hava biraz serin, yağmurun yağmasını dört gözle bekliyorum. Nedendir bilmiyorum ama yağmurun yağmasına yakın bacaklarım ve ayaklarım inanılmaz bir şekilde ağrıyor. Bu ağrımaya karşı nedense yağmuru çok seviyorum. Yağmurlu havalar bana gökyüzünün kendini temizlemesi gibi geliyor. Sanki bulutlar, yeryüzündeki tüm kötülükleri temizlemek için yağıyor. Hayal gücüm işte...

Yağmur demişken, yağmurlu havalarda en sevdiğim şey kitap okumaktır mesela. Hele ki sevdiğim bir kitabı elime aldıysam demeyin keyfime :)

Neyse sevgili okuyucum, geçen günkü çizimimin üstünden 5 gün geçtiğini fark ettim ve doğrusu biraz kendime kızdım çünkü kendime söz verdiğim şeyleri yerine getirmeyince üzüntünün yanında bir miktar da kızgınlık olabiliyor. Çizimlere tekrar ara vermemin sebebi ülkemizde yaşanan terör olayları ve yitip giden canlar oldu. Van, Bitlis derken en acı haber Gaziantep'ten geldi. Bu haberle, bu acı haberle yüreğimiz bir kez daha parçalandı. Bu terör saldırısı bu sefer hayatlarının en güzel anlarını yaşamaya hazırlanan insanlarımızın başına geldi. Olaydan sonra birçok yorum yapıldı düğün ile ilgili, yok Kürt düğünü imiş, yok şöyleymiş, yok böyleymiş diye. Belki de en çok bunlar benim yüreğimi acıttı. Bu memlekette, bu güzel coğrafyada yüzyıllardır bir arada yaşayan topluluk olduğumuz bazılarının, acımasız insanların zihninden uçup gitti belki de... 

Önemli olan Kürt, Türk, Alevi, Sünni meselesi değildir ki. Önemli olan birlik içinde, kardeşçe yaşadığımızı bu devirde de düşmanlarımıza gösterebilmektir. İnsanların kişisel tercihlerine saygıyla yaklaşabilmektir insana yakışan. Senden olmayanı eleştirmeye, kötü sözler söylemeye hakkın yoktur hiçbir zaman.

Şimdi, evet evet şimdi, bize düşen birlik içinde yaşamaktır. Her insanoğlu biraz saygıyı hak eder. Sen karşındakine saygı duyduğun müddetçe o da sana saygı duyacaktır emin ol sevgili okuyucum. 

Böyle dedikten sonra gelelim bugünkü çizimime:



Bu çizimim okuduğum kitapta okuyucuya tasvir edilen ve benim zihnimde oluşan Patagonya...

Peki neresidir Patagonya? Bu yeri daha önce duyduğunu biliyorum, eğer duymadıysanız kısa bir tanıtım yapmak isterim size.


Patagonya, Şili ve Arjantin'in güneyindeki bölgedir. Arjantin'deki Rio Colorado ile Şili'deki Bio Bio nehirlerinin güneyi ile Magellan Boğazının kuzeyi arasında kalır. Magellan Boğazının güneyindeki Ateş Toprakları da Patagonya'ya dahil edilebilir.
Rivayete göre Ferdinand Magellan, ismini verdiği Magellan Boğazından geçerken bu topraklarda gördüğü guanako postlarına bürünmüş ve yüzleri boyalı yerlileri bir İspanyol öyküsündeki Patagon adlı bir canavara benzeterek bölgeye bu adı vermiştir.
Patagonya çok az yerleşim olan bir bölgedir. Yerleşim ortama 2 kişi/km² dir. Bu sayı hatta Arjantin'in Santa Cruz eyaletinde 1 kişinin altına düşer. ( Kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/Patagonya )
Bu kısa tanıtımdan sonra gelelim resmime ve bu resmin oluşmasında ilham kaynağım olan romana.


Kitap tanıtmayı pek sevmesem de kısaca bu kitaptan size bahsetmek istiyorum sevgili okuyucum.

Kitap, yazarımız Luis Sepulveda'nın yaptığı ilginç yolculukların bir dökümü gibi adeta. Bolivya sınırını geçerken başına gelenleri, Ekvador'un unutulmuş bir köşesinde gündüzleri üniversitede ders verip gecelerini bilinmeyen yerlerde geçiren, gittiği her yerde insanlardan farklı hikayeler dinleyip dünyayı bir de onların gözünden görmeyi yalın ve keyifli üslubuyla anlatıyor adeta. 

Kitap aslında yolculuk notları teması üzerine kurulmuş olsa da bundan daha öte bir şey bana göre, tam bir rehber kitap diyebilirim. Örneğin dünyayı nasıl tanımamız, ona nasıl bakmamız, onu nasıl sevmemiz gerektiğini öğreten bir kılavuz gibi adeta. 

Peki kitabın ismi nereden geliyor dersiniz? Adını, bir zamanlar Patagonya'da çok tutulan ancak yeterince hızlı gidemediği için seferine son verilen Patagonya Ekspresi'nden alıyor.

Kitabı bir solukta bitirdiğimi itiraf etmeliyim. Kitap Can Yayınları'ndan çıkma ve 152 sayfa. Kitabı, 3-4 sene öncesinde D&R'daki 5 TL günlerinde almıştım ve gayet hoşuma giden bir kitap oldu.

Eğer macera, gezi ve anı türlerinden herhangi birini seviyorsanız bunu okumanızı tavsiye ederim, emin olun çok beğeneceksiniz sevgili okuyucum :)

Gelelim yaptığım resme. Bu resim, yukarıda da bahsettiğim gibi Patagonya'nın benim zihnimde canlanan versiyonu. 

Bu resmi parşömen kağıt üzerine pastel boya ile yaptım. Fakat pastel boyanın kağıda sürdüğüm gibi kalması yerine, boyadığım yerleri parmaklarımın ucu yardımıyla dağıttım. Pamuk ile dağıtmayı düşünsem de pamuk sanki boyayı alıp götürüyor gibi bir his uyandırdı bende. O yüzden pamuktan vazgeçip parmaklarımı kullanmak istedim. Resim, yaklaşık 30 dakika falan sürse de sonunda ortaya bir şey çıkarmanın haklı gururunu yaşadım :) 

17 Ağustos 2016 Çarşamba

Küçük Prens'in Bize Anlatmak İstediği

Uzuuuuuuuuuun bir aradan sonra tekrar buradayım, sevdiğim işi yapıyorum: Yazmak!

Yazmanın, insana manevi bir huzur sağladığı kesin, hele hele insanın tertemiz duygularla kağıda veya bu gibi teknolojik ortamlara döktüğü yazılar benim çok dikkatimi çekiyor ve okurken zevk alıyorum. Bence hepimizin elinin altında küçük bir not defteri veya ne bileyim küçük bir ajandası olmalı, gün gün yazabilmeliyiz sevgili okuyucum :) 

Çünkü yazan insan hayata her zaman değişik bir pencereden bakar, yazdıkça kendisinin ne kadar değiştiğini kendi gözlemleyebilme imkanı bulur ve bu da bence insanın en güzel duygularından biridir. 

Her gününüzün dolu dolu olmasını ve yaşamın size bir şeyler katmasını diledikten sonra başlayalım yazıma!

Hepimizin adını duyduğu, çoğumuzun daha küçük bir çocukken okuduğu ve büyüdüğünde de tekrar tekrar okumaktan bıkmayacağı bir kitaptan bahsetmek istiyorum size. Kitabımızın ismi, yazının isminden de anlaşılacağı gibi, Küçük Prens!

Nedir sizce dünyada kutsal kitaplardan sonra en çok satışı yapılan bir kitabı bu kadar özel kılan? Yıllar geçse de, 70 yaşında da olsak okuyacağımız bir kitap olmasının sebebi ne? 

Siz bunların cevabını kendinizde düşünedurun sevgili okuyucum, bence bu kitabı özel kılan, bu kadar ön planda olmasını sağlayan tek şey var bana göre; o da kitabın sade bir dille yazılmış olup aslında okuyana çok şey anlatmak istemesi.

Yani diyorum ki, kitapta anlatılan hayat tecrübelerinden, verilmek istenen mesajlar aslında o kadar sade bir dille verilmiş ki insan kitabı okurken sanki büyülenmiş gibi hissediyor, çevresindekilerinin farkına varıyor. '' Aaa diyor, ben böyle bir şey yaşamıştım ama bu olaya karşı böyle bir tepki vermeyi hiç düşünmemiştim! '' 

Yazar belki de en çok burada bizi, kelimelerin içine sıkıştırmayı değil de kelimelerin o sihirli gücünü hissetmemizi sağlayıp kitaba daha da bir sıkı sıkıya bağlanmamızı istiyor. 

Okuduğum kitaplar hakkında fazla bilgi vermeyi sevmem karşımdakine. Çünkü kişi, kitaba yeni doğmuş bir bebek gibi davranmalı, yani hakkında pek bir bilgisi olmadan, onu yavaş yavaş tanımalı diye düşünüyorum. Tanımayı da tabi ki kitabı eline alıp, o güzel sayfaları okuyarak sağlamalı. Bu yüzden bugünlerde eğer ne okusam diye düşüyorsanız, eğer okumadıysanız kesinlikle '' Küçük Prens'i '' okumalısınız. Haa ama ben okudum derseniz yine okuyun sevgili okuyucum, inanın bu kitaba bir kez daha aşık olacaksınız.




Kitap hakkında bilinmeyen 10 şey diye bir liste gördüm, belki incelemek isterseniz diye linkini koyuyorum: https://onedio.com/haber/kucuk-prens-hakkinda-pek-bilinmeyenler-254256

Gelelim kitabı okuduğumda içimde canlanan o resim aşkına.

Kitabı okuduktan sonra '' Neden Küçük Prens'i çizmiyorum ki? '' diye sordum kendi kendime ve ardından çizim için gerekli olan malzemeleri masama aldım ve başladım çizmeye.

Bu çizimi, daha önce de sıkça kullandığım parşömen kağıdın üzerine yaptım ve kuru boya ile renklendirdim. Ortaya ise sanki Küçük Prens orada ve birazdan canlanacak gibi bir görüntü çıktığını düşünüyorum. Çünkü kuru boyanın parlaklığından ve parşömen kağıdının üzerine bıraktığı etki bu yönde oldu. Küçük Prens resmim ise aynen aşağıdaki gibi oldu:



Kapanışı da şöyle güzel bir şarkı ile bitirelim, https://youtu.be/N-aK6JnyFmk

5 Ağustos 2016 Cuma

İnsanoğlunu Ayakta Tutan ''Tek'' Şey

Merhaba sevgili okuyucum! Tekrar sizinleyim. Nasılsın? Umarım iyisindir. İyi ol. Neden mi? Çünkü şu kısacık ömrümüzde yaşadığımız ve yaşayacağımız milyonlarca olay ile karşı karşıya geliyoruz. Seviniyoruz, üzülüyoruz, ağlıyoruz, kahkaha atıyoruz, bazen durup düşünüyoruz bazense karşımızdaki olgu umrumuzda bile olmuyor. Kısacası sevgili okuyucum, dünya küçük bir yer ve biz bu gezegenin, bu mavi gezegenin bir parçasıyız hem de en önemli parçasıyız. 

İnsanoğlunun bu gezegene ayak basmasından yaklaşık 45,000 yıl geçti. 45,000 ... Ne kadar uzun bir süre... Bu sürede dünya üstünden, milyarca belki de trilyonlarca insan geçti ve hepsi arkasında belirli belirsiz anılar bıraktı. 

Gün geldi, yaşayan bir insanın bir fikri bile şu anda ayak bastığımız bu gezegeni değiştirmeye yetti. '' Bilgi, güçtür. '' diye boşuna söylememiş olmalı Francis Bacon.

Bilginin güç olduğunu anlamamız için bu bilgiyi aslında nerelerde ve ne amaçla kullandığımız da önemli tabi ki. Eğer siz, bir bilim adamı iseniz, örneğin, kendinizi Isaac Newton'ın yerine koyun, sevgili Isaac Newton, sadece yer çekimini değil, aynı zamanda ışığın bazı kanunlarını ve şu anda mühendislik fakültesinde de bir ders olan '' kalkülüs'' ü bulmuştur. Peki Isaac Newton bütün bu çalışmalarını yaparken edindiği bilgileri nasıl hayata geçirmeye karar verdi? Destekçisi var mıydı ya da ona '' Haydi, sen bunu yaparsın!'' diyeni? Peki sevgili Isaac Newton, kendisinde çalışma isteğini kaybettiğinde onu tekrar hayata döndüren şey ne oldu dersiniz? Bence bu şey, umut.


Umut... Ne güzel bir kelime. Dünya üzerinde yaşayan çoğu insanın yaşam felsefesini oluşturan bir kelime. Hatta kelimeden öte bir yaşam tarzı. 

Umudumuz olmadan yaşayabilir miyiz bilemiyorum. Ama sanırım yaşama devam etmemizi, her gün bizi yataktan kaldıran o eşsiz güç bu şey. Her gün, o sıcacık yatağımızdan kalkarken aslında şunları düşünmüyor muyuz? '' Acaba bugün nasıl bir gün olacak? , '' Bakalım bugün beni neler bekliyor? '' İşte aslında bize bu soruları sorduran, içimizdeki bitmek tükenmeyen umuttur. O günümüzün iyi geçeceğine olan inancımızı korumamızı sağlan şeydir o. Bir olay karşısında, ister olumlu olsun ister olumsuz olsun, bizimle birlikte o olayları yaşayan ve tek güvencemiz umuttur.

İnsanın bazen umudunu yitirdiği zamanlar olur. Kimin olmadı ki? Önemli olan, bu türlü olaylardan nasıl çıkacağımızı bilmektir. Problemi, aslından daha yaşamadan bilmek ve bütün silahlarımızı kuşanıp o olumsuz olayın karşısına öyle çıkmaktır. 

Lütfen umudunuzu kaybetmeyin sevgili okuyucum. Bir yerlerde sizi bekleyen güzel şeyleri düşünerek, ''umut ederek'' yaşamaya devam edin. Gün gelir, emin olun o güzel şeyler sizin de kapınızı çalacaktır. Son cümlemi, çok sevdiğim bir klasik eser olan bu parçayla bitirmek istiyorum. Sevgiyle kalın! https://youtu.be/df-eLzao63I

Ha unutmadan sevgili okuyucum, bugün Rio Olimpiyatları başlıyor. Eğer vaktin olursa izle. 

1 Ağustos 2016 Pazartesi

Tartışmayı Ne Kadar İyi ve Nasıl Biliyoruz?

Bugün 1 Ağustos. Yeni bir aya girdik. Ne tesadüftür ki günlerden de pazartesi. Yani haftanın ilk günü, yani en sevdiğim gün!

Birçok insan pazartesi gününü sevmez. Çok klişe bir laf olan ''pazartesi sendromu'' nu da kim çıkardı, neden çıkardı, pazartesi ile derdi neydi anlayamıyorum. Sanırım ilk iş günü olduğu ve hafta sonunu çok seven birinin söylediği çok açık. 

Ya siz sevgili okuyucum? Siz sever misiniz pazartesi gününü? ''Evet seviyorum'' ya da ''Hayır, sevmiyorum hiçbir zaman da sevemem'' dediğinizi duyar gibiyim sanki. Ne derseniz diyin sizin fikirlerinize saygım sonsuz. Çok sevdiğim bir düşünürün yine çok sevdiğim bir sözü var; ''Fikirlerinize katılmıyorum ama fikirlerinizi özgürce söyleme özgürlüğünüzü sonuna dek savunacağım." 

Ne güzel söylemiş Voltaire. Aslında ilk okunduğunda fazla anlam içermeyen ama sözün üzerinde düşününce anlamının derinliklerine daldığımız bir söz.

Bu dünyaya bir kere geliyoruz. Doğuyoruz, büyüyoruz, okullara gidiyoruz, ne iş yapsam diye düşünüyoruz, ki önemli olan bu hayatta sevdiğimiz işi yapmaktır hem de en iyi şekilde, evleniyoruz, çocuklarımız oluyor, onları büyütme ve eğitme çabasına giriyoruz. Eğitme derken, onlar eğitilirken aslında biz de yeni şeyler öğreniyoruz. Şimdi neden böyle dedim? Evlendim mi? Çocuğum mu oldu? Hayır, hayır daha ne evlendim ne de çocuğum oldu. Bunları sanki yaşamışım gibi anlatmamın sebebi, benden yaklaşık 7 yaş küçük bir kardeşimin olması. Bir abla olarak ona ablalıktan çok ona anne gibi yaklaştım. Doğduğu ilk andan beri onun kendini geliştirmesi ve iyi bir insan olabilmesi için büyük katkılar sağladım ona karşı. Neyse konumuz bu değil sevgili okuyucum. Gelelim asıl anlatmak istediğim konuya.

Ünlü düşünür Voltaire'in sözünden yola çıkarak şunu söylemek istiyorum. Evet, doğru dünyaya bir kere geliyoruz ve artık değişen bu dünyaya ne kadar çabuk uyum sağlarsak bu, bizim için aleyhimize işler. Yani şunu demek istiyorum sevgili okuyucum. Artık yaşadığımız bu modern dünyaya, 21. yüzyıla uyum sağlayabilmenin tek yolu okumaktan geçiyor. Ama nasıl okuyacağız? Neyi, ne kadar okuyacağız? Okuduklarımızı paylaşabileceğimiz, okuduklarımız üstünden ister aynı düşünceden ister farklı düşünceden olan insanlarla tartışabilme gücüne ne kadar sahip olacağız? Ya da ne kadar sahip olmalıyız? 

Benim zihnimi birkaç haftadır meşgul eden bu. Düşünmek de bir eylemdir, bir iştir. Lütfen düşünün. Okuyun, okuduğunuz şeyler üstünde düşünün. Sizi, cümlenizin son harfine kadar dinleyecek kişilerle tartışın. 

''Tartışmak''. Sevdiğim bir kelime. Ama Türk toplumu olarak tartışmayı nasıl anladığımız ortada. Tartışmak illa ki karşıt düşünceden birine bağırmak, onun fikirlerini yok saymak, kendi fikirlerimizi ona empoze etmeye çalıştığımız bir eylem değil, olmamalı. 

Kendi fikrimize nasıl ve ne kadar değer veriyorsak ve karşımızdan da bunu bekliyorsak biz de karşımızdakine bu şekilde davranalım. Tamam, fikirlerine katılmayalım ama en azından kendisini açıklamasına izin verelim. İnanın dünya, bu yaşadığımız gezegen daha bir anlamlı gelecektir bize. 

Bugünlük böyle kısa bir yazı yazsam da devamının geleceğine şüpheniz olmasın sevgili okuyucum. Hoşça kalın! :)

Cumhuriyet ve Atatürk Başlığı Altında Bilim ve Ulusal Eğitim Metodolojisi Üzerine

'' İnsanların hayatına, faaliyetine hâkim olan kuvvet yaratma ve icat kabiliyetidir.'' Mustafa Kemal Atatürk A...