19 Temmuz 2017 Çarşamba

Cumhuriyet ve Atatürk Başlığı Altında Bilim ve Ulusal Eğitim Metodolojisi Üzerine



'' İnsanların hayatına, faaliyetine hâkim olan kuvvet yaratma ve icat kabiliyetidir.''

Mustafa Kemal Atatürk


ABSTRACT


          Ghazi Mustafa Kemal Ataturk (1881-1938), considered as one of the greatest soldiers and statesmen of all time, has been interpreted as a genius who has done miraculous works due to his successes. Ataturk's success has two main components of his success: genius and the method that allows him to use the genius efficiently. We can clearly see on the basis of educational reforms that one of the fields we see as examples of the his genius is Turkish education and that it has realized the scientific, rational and critical concepts which should be followed in this education. One of the most important characteristics of Mustafa Kemal is that it gives importance to science and rational thought throughout life and has a very readable and researching structure. In the opening and continuing of the institutions that will educate individuals with these traits in national education understanding, science and technology. Therefore, these two items can be found at the basis of the education systems that have been created and it is easy to get to the level of contemporary countries. In this writing, a soldier and a great statesman, thinker, scholar and educator who founded the Turkish Republic and set up a contemporary nation-state based on the Turkish Revolution, which was the example of the Ottoman Empire, I have studied the contributions of Mustafa Kemal Atatürk to the understanding of national education from a scientific point of view.


         Türkiye Cumhuriyeti'nin bilim ve eğitim politikası, Atatürk'ün 27 Ekim 1922'de Bursa'da öğretmenlere söylediği nutukta ve 22 Eylül 1924'te Samsun'da gene öğretmenlere hitaben yaptığı konuşmasında özetlemiştir. Atatürk, 1933'te, Onuncu Yıl Nutku'nda Türkiye'nin bilim ve eğitim hedefini de bizzat tespit etmiştir: Çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkmak.

         Atatürk, bilim ve teknolojinin insan hayatındaki önemini her zaman ve her yerde vurgulamıştır. Büyük önder, Ulusal Kurtuluş Savaşımızın başarıyla sona ermesinden sonra Bursa'da öğretmenlere yaptığı konuşmada da bilim ve teknoloji hakkında şunları söylemiştir:

''Yurdumuzun en bayındır, en göz alıcı, en güzel yerlerini üç buçuk yıl kirli ayaklarıyla çiğneyen düşmanı mağlup eden zaferin sırrı nerededir, bilir misiniz? Orduların sevk ve yönetiminde bilim ve fen ilkelerinin kılavuz edinilmesindedir. Milletimizi yetiştirmek için asıl olan okullarımızın, üniversitelerimizin temellendirilmesinde aynı yolu inceleyeceğiz. Evet, milletimizin siyasi, sosyal hayatında, milletimizin fikri terbiyesinde de yol göstericimiz ilim ve fen olacaktır. Okul sayesinde, okulun vereceği ilim ve fen sayesindedir ki Türk milleti, Türk sanatı ve ekonomisi, Türk şiir ve edebiyatı, bütün incelikleri ve güzellikleriyle oluşup gelişecektir.''

         Ömrü boyunca bilim ve akılcı düşünceye önem veren Atatürk, 22 Eylül 1924 günü Samsun'da öğretmenlere yaptığı konuşmada şunu vurgular:

''Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, başarı için en gerçek yol gösterici ilimdir, fendir. İlim ve fennin dışında yol gösterici aramak gaflettir, cehalettir, doğru yoldan sapmaktır. Yalnız; ilmin ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının gelişimini anlamak ve ilerlemelerini zamanında takip etmek şarttır. Bin, iki bin, binlerce yıl önceki ilim ve fen dilinin çizdiği kuralları, şu kadar bin yıl sonra, bugün aynen uygulamaya kalkışmak elbette ilim ve fennin içinde bulunmak demek değildir.'' 

         Ona göre tek dayanak noktası bilimdir. Bilim de devamlı değiştiğine ve ilerleme gösterdiğine göre, Türk Devrimi de zamana uygun olarak kendi kendini sürekli olarak yenilemek zorundadır. Bu nedenle Atatürkçülük veya Atatürkçü Düşünce Sistemi durağan değil, dinamik bir özelliğe sahiptir ve temel kavram çağdaşlaşmaktır.

         Atatürk şüphesiz ki eğitimi, sosyal ve kültürel kalkınmanın ana araçlarından biri olarak görmüş ve onun her alanına, her zaman büyük ilgi duymuştur. Mustafa Kemal, yeni Türk devletinin temellerinin atılmaya başlandığı Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın ilk yıllarında bile ülkeyi çağdaş uygarlık düzeyine ulaştıracak eğitim sistem ve kurumlarını aramaya başlamıştı. Öyle ki Kurtuluş Savaşımızın en zor günlerinde, düşman ordularının Anadolu içlerine saldırılarını artırdığı ve ordumuzun geri çekilmek zorunda kaldığı Kütahya-Eskişehir çarpışmalarının en buhranlı bir zamanında bile Atatürk, bir yandan savaşın kazanılması için askeri alanda büyük çabalar harcarken, bir yandan da çağdaş eğitim sistemi üzerinde araştırmalara girişmişti. Bunun en önemli kanıtı, Kurtuluş Savaşı'nın en bunalımlı günlerinde (16 Temmuz 1921) Ankara'da Maarif Kongresini toplamış olmasıdır. Atatürk, bu önemli kongreyi açılış konuşmasında,

''Şimdiye kadar izlenen öğretim yöntemlerinin, milletimizin gerileme tarihinin en önemli sebeplerinden biri olduğu kanaatindeyim. Onun için bir Milli Eğitim Programı’ndan söz ederken; eski devrin boş inançlarından ve yaradılış niteliklerimizle hiç de ilgisi olmayan yabancı fikirlerden; doğudan ve batıdan gelebilen bütün etkilerden tamamen uzak, milli karakterimiz ve tarihimizle uyumlu kültür kastediyorum. Çünkü milli dehamızın tam olarak gelişmesi ancak böyle bir kültürle sağlanabilir. Herhangi bir yabancı kültür, şimdiye kadar izlenen yabancı kültürlerin yıkıcı sonuçlarını tekrar ettirebilir. Fikri kültür, ortamla uyumludur. O ortam milletin karakteridir'' diyerek, eğitimi ulusları uygarlığa götüren ve Türk ulusunu çağdaş uygarlık düzeyine ulaştıracak bir ''araç'' olarak yorumlamıştır. Mustafa Kemal'in bu sözleri, bağımsızlık savaşı veren bir önderin, kültür ve eğitim alanında da bağımsızlığa ne kadar önem verdiğini gösteren tarihsel kanıttır.

         Mustafa Kemal, ulusal eğitim programının bir yandan toplum gereksinimlerine karşılık vermesi, öte yandan da çağdaş bir nitelik taşıması görüşünde idi. Atatürk, bu eğitim görüşünü, bütün yaşamı boyunca titizlikle korumuş ve sürdürmüştür. Öyle ki Onuncu Yıl Nutku'nda bahsettiği ''çağdaş medeniyetler seviyesi'' hedefine varışta, yapılan inkılaplarla hem bilimde hem de sanatta eleştirel bakış açısını kazanmayı ve bağımsız bireyler yetiştirilmesini ön plana koyacak çalışmalara büyük bir destek verdiğini söyleyebiliriz. Yedi küsur yıl süren Milli Eğitim Bakanlığı döneminde Hasan Âli Yücel bu hedeflere varabilmek için, okulların müfredat programlarının ıslah edilmesini, yeni tür okullarının açılmasını ve halka dönük tecrübe ve ansiklopedi yayını gibi işlerle halkın bilgi ve görgü düzeyinin yükseltilmesini hedeflemiştir.

         Ulusal eğitimle birlikte üzerinde yoğunlaştığı önemle vurguladığı diğer bir nokta ''eğitim ve öğretimde birlik'' ilkesiydi. Ve bu konunun da bir an bile duraksamadan uygulamaya konmasını istiyordu. Milletvekillerine şöyle seslenmiştir bu konuda: ''Bu yolda gecikmenin sakıncaları ve bu alanda büyük bir istekle hemen işe başlamanın önemli ve derin sonuçları, kararınızı çabuklaştırmalıdır.'' Eğitim ve öğretimde birlik adı altında gerçekleştirilen öğretimin birleştirilmesi, bilimsel, akılcı ve çağdaş bir düşünce yapısına sahip bireyleri yetiştirmeyi ve bu bireylerin kendi başına karar verebilme, düşünce üretme ve bir senteze ve karara varma olayını hayatları boyunca uygulamalarını ve çevrelerinin de böyle olmalarını sağlamalarını birinci şart olarak öngörüyordu.

         Osmanlı İmparatorluğu zamanında okullar çok azdı. Onlar da ancak büyük kentlerde açılmıştı. Kasaba ve köylerde oturanlar her türlü eğitim olanaklarından yoksundu. Halk, ücretlerini kendileri ödedikleri hocaların yönetimindeki mahalle mektebine çocuklarını gönderebiliyorlardı. Bu okullarda dualar ve ilâhiler öğretilirdi. Mahalle mekteplerinden başka yüksek öğretim veren medreseler de vardı. Bunlarda da din bilgilerinin dışında hayatta geçerli bilgiler öğretilmezdi.

         Halkın açtığı okullarla devletin açtığı okullar yan yana eğitim işini pek yetersiz bir düzeyde sürdürüp gidiyorlardı. Okullarda uygulama değeri olan bilgiler öğretilmediği gibi yeni yetişen kuşaklara ayrı ayrı görüşler, ayrı ayrı uygarlık anlayışları aşılıyorlardı. Atatürk, öğretim programlarının çağdaş eğitim anlayışına göre düzenlenmesini, eğitimin devletçe tek elden yönetilmesini istiyordu. Bunun için 3 Mart 1924 tarihli bir yasa çıkarıldı. Medreselerle mahalle mektepleri kaldırıldı. Öğretim programları lâikleştirildi, hayatta geçerli bilgilere yer verildi. Bütün okullar Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlandı.


         Atatürk, bilim adamlarına ve öğretmenlere o kadar önem vermiştir ki, onları Kurtuluş Savaşı'nda askere almamıştır. Bunun çok güzel bir örneği askere gitmek için başvuran Hamdullah Suphi Tanrıöver'dir. Tanrıöver, anılarında bu olayı şöyle anlatır:
''Askere gitmek için ilgili mercilere başvurdum. Atatürk, 'Biz askere alacak binlerce kişi bulabiliriz ama Darülfünun'a (üniversiteye) ikinci bir Hamdullah Suphi bulamayız. Sen yine irfan (kültür) ordusunun başında kal' yanıtını verdiler.''

         1 Mart 1924, Mustafa Kemal yine TBMM'nin kutsal kürsüsünde yeni bir çalışma döneminin açılış konuşmasını yaptığı sırada, düşünceleri ve sözleri ''eğitim öğretime'' yönelik  olmuştur. Milletvekillerine bakarak ''Dört yıl önce ulusal eğitim için ayırdığımız ödeneklerin verimli olmasına ve boşa harcanmamasına önem veriyoruz. İşin bu yönünü gözden kaçırmamakla birlikte, ulusal eğitimle ilgili yatırımların aksatılmadan artırılması gerektiğine inancımız sürecektir.'' demiştir.


         Atatürk, tüm yaşamı boyunca;

1.    Önce karşısındaki sorunu iyi tanımaya ve tanımlamaya (yani kodlamaya)
2.    Kendisinden önce bahis konusu sorun veya sorunlar için ortaya atılmış çözüm önerilerini iyi öğrenmeye ve bunların başarısızlık ve/veya uygunsuzluk nedenlerini doğru teşhis etmeye
3.    Sorunun veya sorunların çözümü veya çözümleri için uygun varsayım önerileri üretmeye
4.    Kendi önerdiği varsayımlara körü körüne asla bağlanmadan onları en acımasız bir şekilde gözlem raporlarıyla denetlemeye
5.    Başarısız olduklarına inandığı varsayımlarını derhal eleyerek, yerlerine yeni gözlem temelini de dikkate alarak (yani kendi çözüm önerilerini başarısız kılmış olan gözlemleri de değerlendirerek) yeni varsayım önerileri üretmeye
6.    Bu yeni varsayım önerilerini de daha önceki varsayımlar için yaptığı gibi gözlem raporları ışığında denetlemeye büyük özen göstermiştir.

         Prof. Dr. Celal Şengör'se Atatürk'ün  bu bilimsel düşünme metodunu şöyle anlatıyor:

''Bu yöntem, günlük hayattan da bildiğimiz deneme-yanılma yöntemidir ve 20. yüzyılda modern bilim felsefesi ve bilim tarihi, bilimin bundan başka herhangi bir metodunun bu güne kadar olmadığını ve bundan sonra olabilmesi için de şimdilik görünürde hiçbir işaret bulunmadığını göstermiştir.''

         Prof. Dr. Celal Şengör, Atatürk'ün bu sistematik ve akılcı düşünce tarzı ve uygulamasını aşağıdaki cümleleriyle açıklamaktadır:

''Atatürk'ün yakınları olan Makbule Atadan, Ali Fuat Cebesoy ve diğer şahısların anlatımlarına göre yazılan kitaplarda haritaları ve kitapları arasında kaybolan, dikkatini bir probleme yoğunlaştırdığı zaman adeta dünya ile ilişkisi kesilen insan imajı, hemen tüm üstün yetenekli bilim adamlarının yaşamlarında da karşımıza çıkar. Hele problemi çözdüğüne inandığı an 'Tamam' diye haykırıp coşkuyla günlerdir kapandığı odasından harita ve kitaplarının arasından, koridora fırlayan Mustafa Kemal, bana gayri ihtiyari hamamdan 'Eureka' diye bağırarak fırlayan Arşimet'i çağrıştırırdı.''

         Son olarak, davranış ve sözleriyle bizlere devamlı yol gösteren Atatürk'ün önemi gün geçtikçe artmaktadır. O, dün olduğu gibi, bugün de günceldir ve yarın da güncel olacaktır. Ülke olarak da Atatürk'ün işaret ettiği ilkeleri izlemekten başka çaremiz yoktur. Agah Sırrı Levent'in söylediği gibi:

''Atatürk her zaman için kuvvet kaynağıdır. Güçlüğe mi uğradınız? Umudunuz mu kırıldı? Atatürk'ü hatırlayın, onun çarpışmak zorunda kaldığı güçlükler karşısındaki tutumunu göz önüne getirin. Cesaretiniz hemen yerine gelecek, hayatı sevmeye başlayacak, yeni bir hızla ileri atılacaksınız. Umutla sarıldığınız işte hemen başarı sağlayacaksınız.''

11 Haziran 2017 Pazar

Sıfırdan Bir Eğitim Sistemi Yaratmak veya Yaratmamak...

'' Memleketin genel havası solunamayacak kadar ağırlaşmış, her yerini karanlık basmıştı... Yurtseverler için büyük felaketler karşısında anasının kucağına sığınmaktan başka çare bulamayan bir çocuk gibi, yüzyıllardan beri Türk köylüsüne yuva olan Anadolu'ya, köylüye sığınmaktan başka çare yoktu. Onlar halk kaynağına dönerek güç topladılar...
Anadolu'da bir halk devleti kuruldu. Bu devletin eğitim düzeni için de kendi kaynağına dönmek gerekiyordu. '' 

Yaklaşık 5 aylık bir sürede bitirdiğim ama her cümlesinde eğitim ve öğretim mesleğinin bir meslek olmaktan çok bireye kattığı sayısız yararlı unsurun bulunduğunu bu kitap sayesinde tekrar öğrenmiş oldum. Bahsettiğim kitap; Pakize Türkoğlu'nun Tonguç ve Enstitüleri adlı nadide eseri. Bu kitapla tanışma hikayem daha dün gibi aklımdadır. Bu eserden önce okuduğum Prof. Dr. Celal Şengör'ün Hasan Ali Yücel ve Türk Aydınlanması bana, benim zihnimde bambaşka kapılar açtığını söyleyebilirim. Bu kitapla birlikte aslında aydınlanmanın ne demek olduğunu ve güzel ülkemiz Türkiye'de bu yola baş koymuş değerli, Milli Eğitim eski Bakanı Hasan Ali Yücel'i yakından tanıma ve görüşlerini ve hayata bakış açısını satır satır altını çize çize okumuş ve hissetmiş oldum. 

Bu kitaptan sonra derin bir araştırma tutkusu sardı beni. Hepimizin yakından tanıdığı, şiirlerini okuduğumuz Can Yücel'in babası olan Hasan Ali Yücel hakkında biraz daha bilgi sahibi olmak, onun fikirlerinin kaynağını okumak, onun okuduğu kitapları okumak, düşünce sistemini oluşturan taşları (kitapları ve insanları) da tanımak istedim. Kitabı kütüphaneden alıp okuduğum için altını çizme ve yanlarına not alma şansım yoktu. Bu sebepten ben de daha önce yapmadığım bir şeyi yaptım ve bir kitap defteri oluşturmaya karar verdim. Elimden biraz büyük bir defteri bu amaç için kullandım. 

Kitabı bitirdim, defterime ise notlarımı geçirdim. O sırada ise bu yukarıda bahsettiğim fikir kitaplarını aramak için yola koyuldum. Kütüphaneye kitabı teslim ettim ve eğitim kitaplarının olduğu bölüme giderek birkaç kitap araştırıyordum ki bana çok şey katacağından o anlık habersiz olduğum o güzel kitapla tanıştım: Tonguç ve Enstitüleri. Kitabı incelediğimde içinde Hasan Ali Yücel'in de adının geçtiğini gördüm ve büyük bir mutlulukla kitabı aldım. Kitabın 677 sayfa olması gözümü korkutmadı, bir an önce okuyup notları defterime geçirme arzusu içindeydim. Kitabı okumaya başladım. '' Köy Enstitüleri '' ile ilk karşılaşmam değildi fakat bu kitaptan önce hakkında çok az şey biliyordum desem yeridir.

Kitap, ünlü eğitimcimiz İsmail Hakkı Tonguç'un doğduğu yerden başlayarak ailesinin ve çevresinin tanıtımı ve Tonguç Baba'nın eğitim için memleketini bırakıp İstanbul'a gelişiyle ve Atatürk ile tanışıp, Atatürk'ün Tonguç'a yol gösterdiğini ve Tonguç'un nasıl eğitim adamı olarak günden güne yükseldiğini anlatıyor. 

Diğer kısımlara geçtiğimizde ise Köy Enstitüleri'nin temelinin nasıl bir düşünce ortamında atıldığını, kimlerin destek olduğunu ve Tonguç Baba'nın dayandığı sağlam temellerden bahsediliyor.

Kitap, Enstitüler hakkında çok kapsamlı bir eser. Enstitüler'deki okutulan derslerden tutun da Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç'un bu süreçte sarf ettikleri bu kutsal yolun etkilerinin günümüze nasıl ve ne biçimde yansıdığını anlatan bir eser.

Kitabı okurken aldığım notları bahsettiğim defterime geçirirken her cümlede yeni bir şey öğrendim. Kitabı belki kütüphaneye 20 kere bırakıp 20 kere aldım ama sonunda kitabı bir sahafta bulup 7,5 TL'ye satın aldım.

Başucu kitabı diye bir tabir vardır, bu kitapta bu konu hakkında ve bu konunun da ilerisinde, eğitim kavramının içini dolu dolu dolduran ve eğitim işiyle uğraşan veya uğraşacak her bireyin okuması bir eser, bir başyapıt diyebilirim.

Kitabın son kısmında Enstitüleri'nin karalanması ve nasıl kapatıldığı bölümünde bazı yerlerde göz yaşlarımı tutamadığımı sizlerle paylaşmak istiyorum. Bunun sebebini size Pakize Türkoğlu'ndan aktarmak isterim;

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlarınca her yıl üç dalda düzenlenen '' büyük ödül '' ün, Cumhuriyet 75, 1998 '' Toplum ve İnsan Bilimleri İncelemesi '' alanında Tonguç ve Enstitüleri çalışmama verilmesi beni çok mutlandırdı.

Ancak asıl kıvancım, elli yıldan bu yana anlatılmaya çalışılan yerli eğitim sistemimiz '' Köy Enstitüleri '' nin artık iyice anlaşılmış olması, bilim düzeyinde kabul görmesi ve ülkenin en zor ödülünü almasıdır. 

Bu bağlamda, seçici kurulu oluşturan değerli bilim ve kültür adamlarımıza, Türkiye İş Bankası ilgililerine ve kitabın birinci baskısını yapan YKY'na teşekkürlerimi sunarım.

Türkiye'nin Köy Enstitüleri, gerçeklerimizden ve gereksinimlerimizden yola çıkılarak, Atatürk ilkelerinden damıtılmış devrimci bir düzenlemesidir. Eğitimin hiçbir zaman çözümsüz olmadığının reçetesidir.

Geçmişte, '' köylerin canlandırılması '' üstüne temellenmiş olan bu sistemin, günümüzün değişen koşullarında, olduğu gibi uygulanması istenemez belki. Ama gittikçe köyleşen kentlerimizi, sahipsiz kalan kırsal kesimi, her depremde bir yanı çöken ülkemizi düzene sokmada ve öğretmen yetiştirmede, onun ilkelerinden ve yönteminden her zaman yararlanılabilir.

Kendisi de bir Köy Enstitüsü mezunu olan Pakize Türkoğlu'nun düşüncelerinin ardından bu konu hakkında uzun uzun düşünüyorum. Yeni bir eğitim sistemi yaratmak ve bunun hakkında yıllarca düşünmek o sistem yaratılıncaya kadar geçen sürede okuyan öğrencilere bir şey katmaz. Bunun yerine yeni sistemler aramak yerine, geçmişte Avrupa ve Amerika'nın dahi imrenerek baktığı bu sistemi tekrar gündeme getirip hayata geçirebiliriz diye düşünüyorum.

Bu akşam CNN Türk ekranlarında Deniz Bayramoğlu'nun sunduğu Gündem Özel programında da kısa da olsa bahsedildi bu konudan. Bahseden, fikirlerini ve kendisini çok yakından takip ettiğim Serdar Kuzuloğlu idi. Diyor ki, '' Köy Enstitüleri diye bir şey var. Köy Enstitüleri'nin bu ülkeye neler kattığını bu ülke insanı bilmiyor. Köy Enstitüleri nedir? Köyde eğitim alma durumundan mahrum kalma ihtimali yüksek olan kişilere eğitimi götürmek için. Ve bu eğitim içerisinde drama var, müzik var, edebiyat var, sanat var, her şey, yabancı dil var, tarım var, inşaatçılık var. Çünkü her Köy Enstitüsü öğrencisi köyüne döndükten sonra kendi köyünde de bir Enstitü inşaa etmek üzere eğitim alıyor. Ve biz bunları niye terk ediyoruz? Biz bunları Amerika'nın telkiniyle, Amerikan yardımı alma şartı olarak ve bizim toplumumuzdaki iletişim nasıl yapılıyor? Orada kızlar erkekler bir arada okuyor, komünizm, ahlaksızlık yayılıyor diye. Amerika'nın da çok büyük derdi idi bizim kızlar erkekler bir arada okuması değil mi? Ama biz bunlara kanmaya alışığız. Biz çok güzel başladığımız şeyler var, devamını getirememişiz. Devamını getirdiğimiz hiçbir şeyin bugün arkasında durabilen insanlar yok. Ama bugün çok basit internet aramalarında karşınıza çıkan bilgilerle hani Köy Enstitüsü gibi bir şeyin bu ülkenin gerçekten kaderinin değişebileceği ortaya çıkıyor. Ve neden tekrar denenmez, neden tekrar olmaz? ''

Yazımı, Köy Enstitüleri politikasını ödünsüz yürüten, dönemin Milli Eğitim Bakanı, dünya kültür adamı Hasan Ali Yücel; sistemin düşünürü, yönetip yönlendiricisi, eğitim adamı İsmail Hakkı Tonguç; çalışkan Enstitü yöneticileri ve öğretmenleri ile Enstitü çıkışlı binlerce devrimci öğretmen, eğitmen ve sağlıkçıya armağan ediyorum. Mekanları cennet olsun. 

Saygıyla...




17 Nisan 2017 Pazartesi

77 Yıl Önce Bugün...

Hasanoğlan, Ankara yakınlarında küçük bir kasaba...
Ama orada kurulu Yüksek Köy Enstitüsü sayesinde Türkiye'ye Talip Apaydın'ı, Fakir Baykurt'u, Mahmut Makal'ı, Mehmet Başaran'ı kazandırmış bir kasaba...
Birkaç yıl önce Vedat Günyol, yanında Talip Apaydın ve Mehmet Başaran olduğu halde Hasanoğlan'ı ziyaret etti.
Günyol, Yüksek Köy Enstitüsü'nde Fransızca öğretmeniydi. Eski öğrencileri Apaydın ve Başaran'la, eski okul binalarının önündeki banka oturup eski günleri yâd ettiler.
Aynı kampüs içinde yeni kurulmuş okulun öğrencileri, keyifle sohbet eden bu yaşlı konukların önünden ilgisiz bakışlarla geçiyorlardı.
Günyol, uzaktan kendilerine bakan öğrencilerden birkaçını yanına çağırdı:
"Bizim kim olduğumuzu biliyor musunuz?" diye sordu.
"Eskiden burada okumuşsunuz," dedi çocuklardan biri.
Talip Apaydın düzeltti hemen:
"Okuyan biziz. Vedat Bey hocamızdı," dedi.
Günyol, "anketi" sürdürdü:
" Hiç Hasan Âli Yücel adını duydunuz mu?"
Duymamışlardı.
"Neci bu adam?" diye üsteledi Günyol.
"Eski milli eğitim bakanlarından," dedi bir çocuk. Diğeri, cesaretlenip lafını tamamladı:
"Köy Enstitüleri'ni kapatan adam..."
Günyol ve Apaydın birbirlerine baktılar hayretle.
"Peki İsmail Hakkı Tonguç'u tanıyor musunuz?"
"Hayır."
"Mahmut Makal diye birini duydunuz mu?"
"Duyduk, yazarmış."
"Hiç kitabını okudunuz mu?"
"Hayır."
"Talip Apaydın?.."
"Tanımıyoruz."
"Fakir Baykurt?.."
"Duyduk ama okumadık."
"Mehmet Başaran?.."
"Yok..."
"Tolstoy, Dostoyevski, Gogol?.."
"Yok..."
Üzüldü Günyol, "Yahu çocuklar," dedi, biz bütün bu isimleri okuyarak yetiştik. Bakın Mehmet Başaran burada... Talip Apaydın da... Burada okumuşlar. Bu binaları yapmışlar. Şu aralarında gezindiğiniz ağaçları dikmişler. 30'ar, 40'ar kitap yazmışlar. Ve sizin bundan hiçbirinden haberiniz yok!"
Çocuklar mahcup, başlarını öne eğdiler.
Günyol duygulanarak, "Haberiniz yok çünkü öğretmenlerinizin de haberi yok," dedi.
Arkalarında duran metruk bina ve o binayla birlikte bir eğitim politikası terk edilmeseydi, onları yetiştiren öğretmenler bunları bilerek yetişecek, yetiştireceklerdi.
Durumu bundan iyi ne anlatabilirdi ki?..
(Köy Enstitüleri, Can Dündar, sy. 11-12)
Türkiye'de 20. yüzyılın ilk yarısında dünyayı şaşırtan iki büyük savaşım örneği verildi.
Bu iki önemli olaydan biri, çökmekte olan Osmanlı Imparatorluğu'ndan yeni bir cumhuriyet yaratan Ulusal Bağımsızlık ve Kurtuluş Savaşımızdı (1919-1923). Ikincisi de, savaştan sonra kurulan yeni devletin kısa sürede gelişip ilerlemesini etkileyecek, yerli bir eğitim ve kalkınma seferberliği olan Köy Enstitüleri hareketidir. (1935-1946). Türkiye'nin 21 bölgesinde kurulan Köy Enstitüleri, öncelikle kız-erkek kırsal kesim çocuklarına eğitimde fırsat eşitliği sağladı; Cavit Orhan Tütengil'in deyişiyle "halk tabanında bir Rönesans" hareketi yarattı. Enstitülerde, 110 yılda yetiştirilen öğretmen sayısı aşıldı; 6.000 öğretmenden 16.000'e ulaşıldı. Öğrenci sayısı 380.000'den 1.500.000'e yükseldi. 9.000 eğitmen, 600 köy sağlıkçısı yetiştirildi...
Bugün 17 Nisan. Bu güzel gün, Köy Enstitüleri'nin kuruluş günüdür. Enstitülerin kurulduğu tam 77 sene oluyor. Cumhuriyeti kuran genç kadronun başlattığı aydınlanma hareketinin bir "kalkınma, çağdaşlaşma ve modernleşme projesi" olan Köy Enstitüleri'nin değerini, her geçen gün daha iyi anlıyoruz. Cumhuriyetin genç kuşağı bu proje ile; üreten, paylaşan ve dönüştüren demokrat insanlar yetiştirerek ülkenin modernizasyonunu hedefliyordu. Hasan Âli Yücel'in Bakanlığı döneminde hayata geçirilen Köy Enstitüleri; duvar ören, tarım yapan, marangozluk, demircilik yapan, ama aynı zamanda dünya klasiklerini okuyan ve müzik yaparak ruhunu güzelleştiren mutlu insanlar yetiştiriyordu. Köy Enstitüleri; içinde bulunduğumuz 21. yüzyılda bile en temel sorunu "eğitim" olan Türkiye'nin, kaçırdığı en büyük eğitim projesidir. Bu projenin bir gün yeniden ülkemizdeki eğitim sistemine model olması dileğiyle, başta Mustafa Kemal Atatürk, Hasan Âli Yücel ve Ismail Hakkı Tonguç olmak üzere bu ülkede eğitim hayatına emeği geçen herkesi ve tüm eğitimcilerimizi saygıyla anıyorum. "17 Nisan Köy Enstitüleri Günü" kutlu olsun...








16 Ocak 2017 Pazartesi

Eğitim Üzerine

Eğitim, TDK'nın yaptığı tanıma göre, Çocukların ve gençlerin toplum yaşayışında yerlerini almaları için gerekli bilgi, beceri ve anlayışları elde etmelerine, kişiliklerini geliştirmelerine okul içinde veya dışında, doğrudan veya dolaylı yardım etme, terbiye.

Prof. Dr. Selahattin Ertürk’e göre de: “Eğitim, bireyin davranışlarında kendi yaşantıları yoluyla ve kasıtlı olarak istendik değişme meydana getirme sürecidir” (Ertürk, 1984: 12).

Eğitimin insan hayatında çok önemli bir yer tuttuğunu bireyin doğumundan itibaren sürekli bir şeyler öğrenmeye çalışmasına, kendini ve çevreyi keşfetmesine gözlemlerimiz sonucu ulaşıyoruz. 

İnsan, eğitime ihtiyaç duyan tek varlıktır. Çünkü eğitimden biz ahlaki terbiye ile birlikte bakıp büyütmeyi (çocuğun bakılıp doyurulması), umumi talim ve terbiyeyi anlamalıyız. Buna göre insan birbiri ardı sıra bebeklik [bakım ve beslenmeye muhtaç olma], çocukluk [talim ve terbiyeye muhtaç olma] ve talebelik [tahsil ve irşada muhtaç olma] evrelerinden geçer.

İnsan ancak eğitimle insan olabilir. Eğitimin kendisinden çıkardığı her ne ise sadece odur. İnsanın ancak insan tarafından -yani kendileri eğitim görmüş insanlarca eğitilmesi dikkat çekicidir. Bu sebepten ötürüdür ki bazı insanların bizzat kendilerinin disiplin ve eğitime muhtaç durumda olması, onları önlerindekini eğitmek için uygun olmayan eğitimciler yapar. Eğitimimizi üstlenecek insana göre daha yüksek tabiata sahip bir varlık olmuş olsaydı eğer, insanın neye muktedir olduğunu o zaman görebilirdik. Ne var ki, insanın tabii kabiliyetlerini tam olarak kestirmek bizim için güçtür. Çünkü bazı şeyler, insana eğitimle verilir, bazı şeylerse ancak eğitimle geliştirilir. 

Eğitimin sürekli düzeltilip geliştirilmesi, nesillerin birbiri ardına insanlığın mükemmeliyetine doğru bir adım daha ilerlemeleri mümkündür; çünkü insan tabiatının mükemmeliyetinin büyük sırrı eğitimde saklıdır. Bu doğrultuda ancak şimdi bir şeyler yapılabilir, çünkü ilk kez insanlar iyi bir eğitimin gerçekten parçası olan şeyleri doğru bir şekilde değerlendirmeye ve açık bir şekilde anlamaya başladılar. Eğitimle insan tabiatının sürekli gelişeceği ve insan tabiatına layık olacak bir duruma ulaştırılacağının farkına varmak sevindiricidir. Bu bize gelecekte daha mutlu bir insan soyu beklentisinin yolunu aralamaktadır. 

Eğitim ancak nesiller boyu tatbikatla kusursuz hale gelebilecek bir sanattır. Her bir nesil, bir önceki neslin bilgisiyle donanmış olarak, insanın doğal yeteneklerini uygun nispet ve amaçlarıyla bağıntısı içerisinde geliştirecek bir eğitime gittikçe daha fazla yaklaşabilir ve böylelikle bütün insan soyunu kaderine doğru ilerletebilir. 

Bu satırlar, çok sevdiğim filozof, Alman felsefesinin kurucusu olarak anılan ve kendisinden sonra gelen filozoflara örnek olmuş olan Immanuel Kant'ın '' Eğitim Üzerine '' adlı eserinden alınmış cümleler.


Kant, şüphesiz ki yaşadığı devirden günümüze kadar birçok düşünüre kaynak olmuş, '' Bilmeye/Öğrenmeye cesaret et! '' diyerek felsefenin üzerine bir taş daha koyarak fikirleriyle dünyayı değiştirmeyi başarabilmiş bir düşünürdür. 

Kant en sevdiğim filozoflardan biridir. Bunun başlıca sebebi, yazdığı eserlerde üstü kapalı bir anlatımdan kaçınarak vermek istediği '' felsefi '' mesajı cümle bittiğinde değil, cümleyi okurken sizin kapmış olmanızdır. 

Kant yukarıda bahsettiğim, yazmış olduğu Eğitim Üzerine adlı kitabını 6 bölüme ayırır. Bunlar;
  • Eğitim Üzerine
  • Fiziki Eğitim Üzerine
  • Kültür (Öğretim)
  • Ruhun Eğitimi
  • Ahlaki Eğitim
  • Pratik Eğitim
1. Bölüm olan Eğitim Üzerine'de eğitim kavramının nasıl olması gerektiğini ve eğitimi süreç olarak değerlendirirken aslında nelere dikkat edilmesi ve neler yapılması gerektiğini gayet akıcı ve sade bir dille anlatmıştır. Her bölümde olduğu gibi bu bölüm de sanki söyleyişi tarzında yazılmış olup sanki Kant anlatıyor, siz dinleyip not alıyormuşsunuz gibi bir hava sezdim. 

2. Bölüm'ün ismi beklemediğim bir eğitim türü üstüne idi. Bunun sebebi, Kant'ın fiziksel eğitime neden önem verip kitabına almak istediğini bu bölümde vermiş olduğu önerileri okuyunca anladım. Kant, bize bu bölümde yeni doğmuş bir çocuğun ihtiyaçlarından tutun da çocuğun aslında nasıl yetiştirilmesi gerektiğini adım adım anlatmış.

3. Bölüm'de kültür dediğimiz kavramın aslında fiziksel eğitimin müspet bölümü olduğunu belirterek başlamış Kant. Bu bölümde disiplin kavramının sıkça geçtiğini, bunu Kant'ın Alman olmasına bağladım diyebilirim.

4. Bölüm olan Ruhun Eğitimi'nde neredeyse altını çizmediğim cümle yok gibi. Bunun sebebi, Kant yine disiplin kavramını çocuğun eğitiminde ve hayatında yer alan önemli bir unsur olarak belirtmiş. Ama ayrıca, hafıza ve anlama kavramlarına sıkça vurgu yaparak bunların nasıl geliştirilmesi gerektiğini anlatmış. Ruhun bedenden ve zihinden bağımsız bir olgu olmadığını belirterek, ruhun eğitiminin kişiliğin eğitiminde de etkili olabileceğini yazmış Kant.

5. Bölümü anlatmak istersem, Kant'ın çok bilinen bir sözünden yola çıkmak istiyorum; "Eğer bir çocuk kötü davranışlarından ötürü cezalandırılır, iyiliğinden ötürü ödüllendirilirse bu durumda o sadece ödül için doğru davranacaktır; ve hayata atılıp da iyiliğin her zaman ödüllendirilmediğini, kötülüğün de cezalandırılmadığını gördüğünde sadece hayatta nasıl muvaffak olabileceğini düşünen ve hangisini kendi yararına görürse buna göre doğru ya da yanlış davranan bir insan olacaktır." 

6. Bölüm ve son bölüm olan Pratik Eğitim bölümünde Kant, tüm bu anlattıklarını hayata uyarlama sürecinde neler olduğunu ve olacağını anlatırken, kısa bir bölüm olarak da din eğitimini anlatmış. 


23 Ağustos 2016 Salı

Dünyaya Farklı Bir Pencereden Bakabilmeyi Öğrenmek

Merhaba sevgili okuyucum! Bugün 23 Ağustos, Salı. Ben bu satırları yazarken saat sabah 07:10'u gösteriyor. Hava biraz serin, yağmurun yağmasını dört gözle bekliyorum. Nedendir bilmiyorum ama yağmurun yağmasına yakın bacaklarım ve ayaklarım inanılmaz bir şekilde ağrıyor. Bu ağrımaya karşı nedense yağmuru çok seviyorum. Yağmurlu havalar bana gökyüzünün kendini temizlemesi gibi geliyor. Sanki bulutlar, yeryüzündeki tüm kötülükleri temizlemek için yağıyor. Hayal gücüm işte...

Yağmur demişken, yağmurlu havalarda en sevdiğim şey kitap okumaktır mesela. Hele ki sevdiğim bir kitabı elime aldıysam demeyin keyfime :)

Neyse sevgili okuyucum, geçen günkü çizimimin üstünden 5 gün geçtiğini fark ettim ve doğrusu biraz kendime kızdım çünkü kendime söz verdiğim şeyleri yerine getirmeyince üzüntünün yanında bir miktar da kızgınlık olabiliyor. Çizimlere tekrar ara vermemin sebebi ülkemizde yaşanan terör olayları ve yitip giden canlar oldu. Van, Bitlis derken en acı haber Gaziantep'ten geldi. Bu haberle, bu acı haberle yüreğimiz bir kez daha parçalandı. Bu terör saldırısı bu sefer hayatlarının en güzel anlarını yaşamaya hazırlanan insanlarımızın başına geldi. Olaydan sonra birçok yorum yapıldı düğün ile ilgili, yok Kürt düğünü imiş, yok şöyleymiş, yok böyleymiş diye. Belki de en çok bunlar benim yüreğimi acıttı. Bu memlekette, bu güzel coğrafyada yüzyıllardır bir arada yaşayan topluluk olduğumuz bazılarının, acımasız insanların zihninden uçup gitti belki de... 

Önemli olan Kürt, Türk, Alevi, Sünni meselesi değildir ki. Önemli olan birlik içinde, kardeşçe yaşadığımızı bu devirde de düşmanlarımıza gösterebilmektir. İnsanların kişisel tercihlerine saygıyla yaklaşabilmektir insana yakışan. Senden olmayanı eleştirmeye, kötü sözler söylemeye hakkın yoktur hiçbir zaman.

Şimdi, evet evet şimdi, bize düşen birlik içinde yaşamaktır. Her insanoğlu biraz saygıyı hak eder. Sen karşındakine saygı duyduğun müddetçe o da sana saygı duyacaktır emin ol sevgili okuyucum. 

Böyle dedikten sonra gelelim bugünkü çizimime:



Bu çizimim okuduğum kitapta okuyucuya tasvir edilen ve benim zihnimde oluşan Patagonya...

Peki neresidir Patagonya? Bu yeri daha önce duyduğunu biliyorum, eğer duymadıysanız kısa bir tanıtım yapmak isterim size.


Patagonya, Şili ve Arjantin'in güneyindeki bölgedir. Arjantin'deki Rio Colorado ile Şili'deki Bio Bio nehirlerinin güneyi ile Magellan Boğazının kuzeyi arasında kalır. Magellan Boğazının güneyindeki Ateş Toprakları da Patagonya'ya dahil edilebilir.
Rivayete göre Ferdinand Magellan, ismini verdiği Magellan Boğazından geçerken bu topraklarda gördüğü guanako postlarına bürünmüş ve yüzleri boyalı yerlileri bir İspanyol öyküsündeki Patagon adlı bir canavara benzeterek bölgeye bu adı vermiştir.
Patagonya çok az yerleşim olan bir bölgedir. Yerleşim ortama 2 kişi/km² dir. Bu sayı hatta Arjantin'in Santa Cruz eyaletinde 1 kişinin altına düşer. ( Kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/Patagonya )
Bu kısa tanıtımdan sonra gelelim resmime ve bu resmin oluşmasında ilham kaynağım olan romana.


Kitap tanıtmayı pek sevmesem de kısaca bu kitaptan size bahsetmek istiyorum sevgili okuyucum.

Kitap, yazarımız Luis Sepulveda'nın yaptığı ilginç yolculukların bir dökümü gibi adeta. Bolivya sınırını geçerken başına gelenleri, Ekvador'un unutulmuş bir köşesinde gündüzleri üniversitede ders verip gecelerini bilinmeyen yerlerde geçiren, gittiği her yerde insanlardan farklı hikayeler dinleyip dünyayı bir de onların gözünden görmeyi yalın ve keyifli üslubuyla anlatıyor adeta. 

Kitap aslında yolculuk notları teması üzerine kurulmuş olsa da bundan daha öte bir şey bana göre, tam bir rehber kitap diyebilirim. Örneğin dünyayı nasıl tanımamız, ona nasıl bakmamız, onu nasıl sevmemiz gerektiğini öğreten bir kılavuz gibi adeta. 

Peki kitabın ismi nereden geliyor dersiniz? Adını, bir zamanlar Patagonya'da çok tutulan ancak yeterince hızlı gidemediği için seferine son verilen Patagonya Ekspresi'nden alıyor.

Kitabı bir solukta bitirdiğimi itiraf etmeliyim. Kitap Can Yayınları'ndan çıkma ve 152 sayfa. Kitabı, 3-4 sene öncesinde D&R'daki 5 TL günlerinde almıştım ve gayet hoşuma giden bir kitap oldu.

Eğer macera, gezi ve anı türlerinden herhangi birini seviyorsanız bunu okumanızı tavsiye ederim, emin olun çok beğeneceksiniz sevgili okuyucum :)

Gelelim yaptığım resme. Bu resim, yukarıda da bahsettiğim gibi Patagonya'nın benim zihnimde canlanan versiyonu. 

Bu resmi parşömen kağıt üzerine pastel boya ile yaptım. Fakat pastel boyanın kağıda sürdüğüm gibi kalması yerine, boyadığım yerleri parmaklarımın ucu yardımıyla dağıttım. Pamuk ile dağıtmayı düşünsem de pamuk sanki boyayı alıp götürüyor gibi bir his uyandırdı bende. O yüzden pamuktan vazgeçip parmaklarımı kullanmak istedim. Resim, yaklaşık 30 dakika falan sürse de sonunda ortaya bir şey çıkarmanın haklı gururunu yaşadım :) 

17 Ağustos 2016 Çarşamba

Küçük Prens'in Bize Anlatmak İstediği

Uzuuuuuuuuuun bir aradan sonra tekrar buradayım, sevdiğim işi yapıyorum: Yazmak!

Yazmanın, insana manevi bir huzur sağladığı kesin, hele hele insanın tertemiz duygularla kağıda veya bu gibi teknolojik ortamlara döktüğü yazılar benim çok dikkatimi çekiyor ve okurken zevk alıyorum. Bence hepimizin elinin altında küçük bir not defteri veya ne bileyim küçük bir ajandası olmalı, gün gün yazabilmeliyiz sevgili okuyucum :) 

Çünkü yazan insan hayata her zaman değişik bir pencereden bakar, yazdıkça kendisinin ne kadar değiştiğini kendi gözlemleyebilme imkanı bulur ve bu da bence insanın en güzel duygularından biridir. 

Her gününüzün dolu dolu olmasını ve yaşamın size bir şeyler katmasını diledikten sonra başlayalım yazıma!

Hepimizin adını duyduğu, çoğumuzun daha küçük bir çocukken okuduğu ve büyüdüğünde de tekrar tekrar okumaktan bıkmayacağı bir kitaptan bahsetmek istiyorum size. Kitabımızın ismi, yazının isminden de anlaşılacağı gibi, Küçük Prens!

Nedir sizce dünyada kutsal kitaplardan sonra en çok satışı yapılan bir kitabı bu kadar özel kılan? Yıllar geçse de, 70 yaşında da olsak okuyacağımız bir kitap olmasının sebebi ne? 

Siz bunların cevabını kendinizde düşünedurun sevgili okuyucum, bence bu kitabı özel kılan, bu kadar ön planda olmasını sağlayan tek şey var bana göre; o da kitabın sade bir dille yazılmış olup aslında okuyana çok şey anlatmak istemesi.

Yani diyorum ki, kitapta anlatılan hayat tecrübelerinden, verilmek istenen mesajlar aslında o kadar sade bir dille verilmiş ki insan kitabı okurken sanki büyülenmiş gibi hissediyor, çevresindekilerinin farkına varıyor. '' Aaa diyor, ben böyle bir şey yaşamıştım ama bu olaya karşı böyle bir tepki vermeyi hiç düşünmemiştim! '' 

Yazar belki de en çok burada bizi, kelimelerin içine sıkıştırmayı değil de kelimelerin o sihirli gücünü hissetmemizi sağlayıp kitaba daha da bir sıkı sıkıya bağlanmamızı istiyor. 

Okuduğum kitaplar hakkında fazla bilgi vermeyi sevmem karşımdakine. Çünkü kişi, kitaba yeni doğmuş bir bebek gibi davranmalı, yani hakkında pek bir bilgisi olmadan, onu yavaş yavaş tanımalı diye düşünüyorum. Tanımayı da tabi ki kitabı eline alıp, o güzel sayfaları okuyarak sağlamalı. Bu yüzden bugünlerde eğer ne okusam diye düşüyorsanız, eğer okumadıysanız kesinlikle '' Küçük Prens'i '' okumalısınız. Haa ama ben okudum derseniz yine okuyun sevgili okuyucum, inanın bu kitaba bir kez daha aşık olacaksınız.




Kitap hakkında bilinmeyen 10 şey diye bir liste gördüm, belki incelemek isterseniz diye linkini koyuyorum: https://onedio.com/haber/kucuk-prens-hakkinda-pek-bilinmeyenler-254256

Gelelim kitabı okuduğumda içimde canlanan o resim aşkına.

Kitabı okuduktan sonra '' Neden Küçük Prens'i çizmiyorum ki? '' diye sordum kendi kendime ve ardından çizim için gerekli olan malzemeleri masama aldım ve başladım çizmeye.

Bu çizimi, daha önce de sıkça kullandığım parşömen kağıdın üzerine yaptım ve kuru boya ile renklendirdim. Ortaya ise sanki Küçük Prens orada ve birazdan canlanacak gibi bir görüntü çıktığını düşünüyorum. Çünkü kuru boyanın parlaklığından ve parşömen kağıdının üzerine bıraktığı etki bu yönde oldu. Küçük Prens resmim ise aynen aşağıdaki gibi oldu:



Kapanışı da şöyle güzel bir şarkı ile bitirelim, https://youtu.be/N-aK6JnyFmk

5 Ağustos 2016 Cuma

İnsanoğlunu Ayakta Tutan ''Tek'' Şey

Merhaba sevgili okuyucum! Tekrar sizinleyim. Nasılsın? Umarım iyisindir. İyi ol. Neden mi? Çünkü şu kısacık ömrümüzde yaşadığımız ve yaşayacağımız milyonlarca olay ile karşı karşıya geliyoruz. Seviniyoruz, üzülüyoruz, ağlıyoruz, kahkaha atıyoruz, bazen durup düşünüyoruz bazense karşımızdaki olgu umrumuzda bile olmuyor. Kısacası sevgili okuyucum, dünya küçük bir yer ve biz bu gezegenin, bu mavi gezegenin bir parçasıyız hem de en önemli parçasıyız. 

İnsanoğlunun bu gezegene ayak basmasından yaklaşık 45,000 yıl geçti. 45,000 ... Ne kadar uzun bir süre... Bu sürede dünya üstünden, milyarca belki de trilyonlarca insan geçti ve hepsi arkasında belirli belirsiz anılar bıraktı. 

Gün geldi, yaşayan bir insanın bir fikri bile şu anda ayak bastığımız bu gezegeni değiştirmeye yetti. '' Bilgi, güçtür. '' diye boşuna söylememiş olmalı Francis Bacon.

Bilginin güç olduğunu anlamamız için bu bilgiyi aslında nerelerde ve ne amaçla kullandığımız da önemli tabi ki. Eğer siz, bir bilim adamı iseniz, örneğin, kendinizi Isaac Newton'ın yerine koyun, sevgili Isaac Newton, sadece yer çekimini değil, aynı zamanda ışığın bazı kanunlarını ve şu anda mühendislik fakültesinde de bir ders olan '' kalkülüs'' ü bulmuştur. Peki Isaac Newton bütün bu çalışmalarını yaparken edindiği bilgileri nasıl hayata geçirmeye karar verdi? Destekçisi var mıydı ya da ona '' Haydi, sen bunu yaparsın!'' diyeni? Peki sevgili Isaac Newton, kendisinde çalışma isteğini kaybettiğinde onu tekrar hayata döndüren şey ne oldu dersiniz? Bence bu şey, umut.


Umut... Ne güzel bir kelime. Dünya üzerinde yaşayan çoğu insanın yaşam felsefesini oluşturan bir kelime. Hatta kelimeden öte bir yaşam tarzı. 

Umudumuz olmadan yaşayabilir miyiz bilemiyorum. Ama sanırım yaşama devam etmemizi, her gün bizi yataktan kaldıran o eşsiz güç bu şey. Her gün, o sıcacık yatağımızdan kalkarken aslında şunları düşünmüyor muyuz? '' Acaba bugün nasıl bir gün olacak? , '' Bakalım bugün beni neler bekliyor? '' İşte aslında bize bu soruları sorduran, içimizdeki bitmek tükenmeyen umuttur. O günümüzün iyi geçeceğine olan inancımızı korumamızı sağlan şeydir o. Bir olay karşısında, ister olumlu olsun ister olumsuz olsun, bizimle birlikte o olayları yaşayan ve tek güvencemiz umuttur.

İnsanın bazen umudunu yitirdiği zamanlar olur. Kimin olmadı ki? Önemli olan, bu türlü olaylardan nasıl çıkacağımızı bilmektir. Problemi, aslından daha yaşamadan bilmek ve bütün silahlarımızı kuşanıp o olumsuz olayın karşısına öyle çıkmaktır. 

Lütfen umudunuzu kaybetmeyin sevgili okuyucum. Bir yerlerde sizi bekleyen güzel şeyleri düşünerek, ''umut ederek'' yaşamaya devam edin. Gün gelir, emin olun o güzel şeyler sizin de kapınızı çalacaktır. Son cümlemi, çok sevdiğim bir klasik eser olan bu parçayla bitirmek istiyorum. Sevgiyle kalın! https://youtu.be/df-eLzao63I

Ha unutmadan sevgili okuyucum, bugün Rio Olimpiyatları başlıyor. Eğer vaktin olursa izle. 

Cumhuriyet ve Atatürk Başlığı Altında Bilim ve Ulusal Eğitim Metodolojisi Üzerine

'' İnsanların hayatına, faaliyetine hâkim olan kuvvet yaratma ve icat kabiliyetidir.'' Mustafa Kemal Atatürk A...