17 Nisan 2017 Pazartesi

77 Yıl Önce Bugün...

Hasanoğlan, Ankara yakınlarında küçük bir kasaba...
Ama orada kurulu Yüksek Köy Enstitüsü sayesinde Türkiye'ye Talip Apaydın'ı, Fakir Baykurt'u, Mahmut Makal'ı, Mehmet Başaran'ı kazandırmış bir kasaba...
Birkaç yıl önce Vedat Günyol, yanında Talip Apaydın ve Mehmet Başaran olduğu halde Hasanoğlan'ı ziyaret etti.
Günyol, Yüksek Köy Enstitüsü'nde Fransızca öğretmeniydi. Eski öğrencileri Apaydın ve Başaran'la, eski okul binalarının önündeki banka oturup eski günleri yâd ettiler.
Aynı kampüs içinde yeni kurulmuş okulun öğrencileri, keyifle sohbet eden bu yaşlı konukların önünden ilgisiz bakışlarla geçiyorlardı.
Günyol, uzaktan kendilerine bakan öğrencilerden birkaçını yanına çağırdı:
"Bizim kim olduğumuzu biliyor musunuz?" diye sordu.
"Eskiden burada okumuşsunuz," dedi çocuklardan biri.
Talip Apaydın düzeltti hemen:
"Okuyan biziz. Vedat Bey hocamızdı," dedi.
Günyol, "anketi" sürdürdü:
" Hiç Hasan Âli Yücel adını duydunuz mu?"
Duymamışlardı.
"Neci bu adam?" diye üsteledi Günyol.
"Eski milli eğitim bakanlarından," dedi bir çocuk. Diğeri, cesaretlenip lafını tamamladı:
"Köy Enstitüleri'ni kapatan adam..."
Günyol ve Apaydın birbirlerine baktılar hayretle.
"Peki İsmail Hakkı Tonguç'u tanıyor musunuz?"
"Hayır."
"Mahmut Makal diye birini duydunuz mu?"
"Duyduk, yazarmış."
"Hiç kitabını okudunuz mu?"
"Hayır."
"Talip Apaydın?.."
"Tanımıyoruz."
"Fakir Baykurt?.."
"Duyduk ama okumadık."
"Mehmet Başaran?.."
"Yok..."
"Tolstoy, Dostoyevski, Gogol?.."
"Yok..."
Üzüldü Günyol, "Yahu çocuklar," dedi, biz bütün bu isimleri okuyarak yetiştik. Bakın Mehmet Başaran burada... Talip Apaydın da... Burada okumuşlar. Bu binaları yapmışlar. Şu aralarında gezindiğiniz ağaçları dikmişler. 30'ar, 40'ar kitap yazmışlar. Ve sizin bundan hiçbirinden haberiniz yok!"
Çocuklar mahcup, başlarını öne eğdiler.
Günyol duygulanarak, "Haberiniz yok çünkü öğretmenlerinizin de haberi yok," dedi.
Arkalarında duran metruk bina ve o binayla birlikte bir eğitim politikası terk edilmeseydi, onları yetiştiren öğretmenler bunları bilerek yetişecek, yetiştireceklerdi.
Durumu bundan iyi ne anlatabilirdi ki?..
(Köy Enstitüleri, Can Dündar, sy. 11-12)
Türkiye'de 20. yüzyılın ilk yarısında dünyayı şaşırtan iki büyük savaşım örneği verildi.
Bu iki önemli olaydan biri, çökmekte olan Osmanlı Imparatorluğu'ndan yeni bir cumhuriyet yaratan Ulusal Bağımsızlık ve Kurtuluş Savaşımızdı (1919-1923). Ikincisi de, savaştan sonra kurulan yeni devletin kısa sürede gelişip ilerlemesini etkileyecek, yerli bir eğitim ve kalkınma seferberliği olan Köy Enstitüleri hareketidir. (1935-1946). Türkiye'nin 21 bölgesinde kurulan Köy Enstitüleri, öncelikle kız-erkek kırsal kesim çocuklarına eğitimde fırsat eşitliği sağladı; Cavit Orhan Tütengil'in deyişiyle "halk tabanında bir Rönesans" hareketi yarattı. Enstitülerde, 110 yılda yetiştirilen öğretmen sayısı aşıldı; 6.000 öğretmenden 16.000'e ulaşıldı. Öğrenci sayısı 380.000'den 1.500.000'e yükseldi. 9.000 eğitmen, 600 köy sağlıkçısı yetiştirildi...
Bugün 17 Nisan. Bu güzel gün, Köy Enstitüleri'nin kuruluş günüdür. Enstitülerin kurulduğu tam 77 sene oluyor. Cumhuriyeti kuran genç kadronun başlattığı aydınlanma hareketinin bir "kalkınma, çağdaşlaşma ve modernleşme projesi" olan Köy Enstitüleri'nin değerini, her geçen gün daha iyi anlıyoruz. Cumhuriyetin genç kuşağı bu proje ile; üreten, paylaşan ve dönüştüren demokrat insanlar yetiştirerek ülkenin modernizasyonunu hedefliyordu. Hasan Âli Yücel'in Bakanlığı döneminde hayata geçirilen Köy Enstitüleri; duvar ören, tarım yapan, marangozluk, demircilik yapan, ama aynı zamanda dünya klasiklerini okuyan ve müzik yaparak ruhunu güzelleştiren mutlu insanlar yetiştiriyordu. Köy Enstitüleri; içinde bulunduğumuz 21. yüzyılda bile en temel sorunu "eğitim" olan Türkiye'nin, kaçırdığı en büyük eğitim projesidir. Bu projenin bir gün yeniden ülkemizdeki eğitim sistemine model olması dileğiyle, başta Mustafa Kemal Atatürk, Hasan Âli Yücel ve Ismail Hakkı Tonguç olmak üzere bu ülkede eğitim hayatına emeği geçen herkesi ve tüm eğitimcilerimizi saygıyla anıyorum. "17 Nisan Köy Enstitüleri Günü" kutlu olsun...








16 Ocak 2017 Pazartesi

Eğitim Üzerine

Eğitim, TDK'nın yaptığı tanıma göre, Çocukların ve gençlerin toplum yaşayışında yerlerini almaları için gerekli bilgi, beceri ve anlayışları elde etmelerine, kişiliklerini geliştirmelerine okul içinde veya dışında, doğrudan veya dolaylı yardım etme, terbiye.

Prof. Dr. Selahattin Ertürk’e göre de: “Eğitim, bireyin davranışlarında kendi yaşantıları yoluyla ve kasıtlı olarak istendik değişme meydana getirme sürecidir” (Ertürk, 1984: 12).

Eğitimin insan hayatında çok önemli bir yer tuttuğunu bireyin doğumundan itibaren sürekli bir şeyler öğrenmeye çalışmasına, kendini ve çevreyi keşfetmesine gözlemlerimiz sonucu ulaşıyoruz. 

İnsan, eğitime ihtiyaç duyan tek varlıktır. Çünkü eğitimden biz ahlaki terbiye ile birlikte bakıp büyütmeyi (çocuğun bakılıp doyurulması), umumi talim ve terbiyeyi anlamalıyız. Buna göre insan birbiri ardı sıra bebeklik [bakım ve beslenmeye muhtaç olma], çocukluk [talim ve terbiyeye muhtaç olma] ve talebelik [tahsil ve irşada muhtaç olma] evrelerinden geçer.

İnsan ancak eğitimle insan olabilir. Eğitimin kendisinden çıkardığı her ne ise sadece odur. İnsanın ancak insan tarafından -yani kendileri eğitim görmüş insanlarca eğitilmesi dikkat çekicidir. Bu sebepten ötürüdür ki bazı insanların bizzat kendilerinin disiplin ve eğitime muhtaç durumda olması, onları önlerindekini eğitmek için uygun olmayan eğitimciler yapar. Eğitimimizi üstlenecek insana göre daha yüksek tabiata sahip bir varlık olmuş olsaydı eğer, insanın neye muktedir olduğunu o zaman görebilirdik. Ne var ki, insanın tabii kabiliyetlerini tam olarak kestirmek bizim için güçtür. Çünkü bazı şeyler, insana eğitimle verilir, bazı şeylerse ancak eğitimle geliştirilir. 

Eğitimin sürekli düzeltilip geliştirilmesi, nesillerin birbiri ardına insanlığın mükemmeliyetine doğru bir adım daha ilerlemeleri mümkündür; çünkü insan tabiatının mükemmeliyetinin büyük sırrı eğitimde saklıdır. Bu doğrultuda ancak şimdi bir şeyler yapılabilir, çünkü ilk kez insanlar iyi bir eğitimin gerçekten parçası olan şeyleri doğru bir şekilde değerlendirmeye ve açık bir şekilde anlamaya başladılar. Eğitimle insan tabiatının sürekli gelişeceği ve insan tabiatına layık olacak bir duruma ulaştırılacağının farkına varmak sevindiricidir. Bu bize gelecekte daha mutlu bir insan soyu beklentisinin yolunu aralamaktadır. 

Eğitim ancak nesiller boyu tatbikatla kusursuz hale gelebilecek bir sanattır. Her bir nesil, bir önceki neslin bilgisiyle donanmış olarak, insanın doğal yeteneklerini uygun nispet ve amaçlarıyla bağıntısı içerisinde geliştirecek bir eğitime gittikçe daha fazla yaklaşabilir ve böylelikle bütün insan soyunu kaderine doğru ilerletebilir. 

Bu satırlar, çok sevdiğim filozof, Alman felsefesinin kurucusu olarak anılan ve kendisinden sonra gelen filozoflara örnek olmuş olan Immanuel Kant'ın '' Eğitim Üzerine '' adlı eserinden alınmış cümleler.


Kant, şüphesiz ki yaşadığı devirden günümüze kadar birçok düşünüre kaynak olmuş, '' Bilmeye/Öğrenmeye cesaret et! '' diyerek felsefenin üzerine bir taş daha koyarak fikirleriyle dünyayı değiştirmeyi başarabilmiş bir düşünürdür. 

Kant en sevdiğim filozoflardan biridir. Bunun başlıca sebebi, yazdığı eserlerde üstü kapalı bir anlatımdan kaçınarak vermek istediği '' felsefi '' mesajı cümle bittiğinde değil, cümleyi okurken sizin kapmış olmanızdır. 

Kant yukarıda bahsettiğim, yazmış olduğu Eğitim Üzerine adlı kitabını 6 bölüme ayırır. Bunlar;
  • Eğitim Üzerine
  • Fiziki Eğitim Üzerine
  • Kültür (Öğretim)
  • Ruhun Eğitimi
  • Ahlaki Eğitim
  • Pratik Eğitim
1. Bölüm olan Eğitim Üzerine'de eğitim kavramının nasıl olması gerektiğini ve eğitimi süreç olarak değerlendirirken aslında nelere dikkat edilmesi ve neler yapılması gerektiğini gayet akıcı ve sade bir dille anlatmıştır. Her bölümde olduğu gibi bu bölüm de sanki söyleyişi tarzında yazılmış olup sanki Kant anlatıyor, siz dinleyip not alıyormuşsunuz gibi bir hava sezdim. 

2. Bölüm'ün ismi beklemediğim bir eğitim türü üstüne idi. Bunun sebebi, Kant'ın fiziksel eğitime neden önem verip kitabına almak istediğini bu bölümde vermiş olduğu önerileri okuyunca anladım. Kant, bize bu bölümde yeni doğmuş bir çocuğun ihtiyaçlarından tutun da çocuğun aslında nasıl yetiştirilmesi gerektiğini adım adım anlatmış.

3. Bölüm'de kültür dediğimiz kavramın aslında fiziksel eğitimin müspet bölümü olduğunu belirterek başlamış Kant. Bu bölümde disiplin kavramının sıkça geçtiğini, bunu Kant'ın Alman olmasına bağladım diyebilirim.

4. Bölüm olan Ruhun Eğitimi'nde neredeyse altını çizmediğim cümle yok gibi. Bunun sebebi, Kant yine disiplin kavramını çocuğun eğitiminde ve hayatında yer alan önemli bir unsur olarak belirtmiş. Ama ayrıca, hafıza ve anlama kavramlarına sıkça vurgu yaparak bunların nasıl geliştirilmesi gerektiğini anlatmış. Ruhun bedenden ve zihinden bağımsız bir olgu olmadığını belirterek, ruhun eğitiminin kişiliğin eğitiminde de etkili olabileceğini yazmış Kant.

5. Bölümü anlatmak istersem, Kant'ın çok bilinen bir sözünden yola çıkmak istiyorum; "Eğer bir çocuk kötü davranışlarından ötürü cezalandırılır, iyiliğinden ötürü ödüllendirilirse bu durumda o sadece ödül için doğru davranacaktır; ve hayata atılıp da iyiliğin her zaman ödüllendirilmediğini, kötülüğün de cezalandırılmadığını gördüğünde sadece hayatta nasıl muvaffak olabileceğini düşünen ve hangisini kendi yararına görürse buna göre doğru ya da yanlış davranan bir insan olacaktır." 

6. Bölüm ve son bölüm olan Pratik Eğitim bölümünde Kant, tüm bu anlattıklarını hayata uyarlama sürecinde neler olduğunu ve olacağını anlatırken, kısa bir bölüm olarak da din eğitimini anlatmış. 


23 Ağustos 2016 Salı

Dünyaya Farklı Bir Pencereden Bakabilmeyi Öğrenmek

Merhaba sevgili okuyucum! Bugün 23 Ağustos, Salı. Ben bu satırları yazarken saat sabah 07:10'u gösteriyor. Hava biraz serin, yağmurun yağmasını dört gözle bekliyorum. Nedendir bilmiyorum ama yağmurun yağmasına yakın bacaklarım ve ayaklarım inanılmaz bir şekilde ağrıyor. Bu ağrımaya karşı nedense yağmuru çok seviyorum. Yağmurlu havalar bana gökyüzünün kendini temizlemesi gibi geliyor. Sanki bulutlar, yeryüzündeki tüm kötülükleri temizlemek için yağıyor. Hayal gücüm işte...

Yağmur demişken, yağmurlu havalarda en sevdiğim şey kitap okumaktır mesela. Hele ki sevdiğim bir kitabı elime aldıysam demeyin keyfime :)

Neyse sevgili okuyucum, geçen günkü çizimimin üstünden 5 gün geçtiğini fark ettim ve doğrusu biraz kendime kızdım çünkü kendime söz verdiğim şeyleri yerine getirmeyince üzüntünün yanında bir miktar da kızgınlık olabiliyor. Çizimlere tekrar ara vermemin sebebi ülkemizde yaşanan terör olayları ve yitip giden canlar oldu. Van, Bitlis derken en acı haber Gaziantep'ten geldi. Bu haberle, bu acı haberle yüreğimiz bir kez daha parçalandı. Bu terör saldırısı bu sefer hayatlarının en güzel anlarını yaşamaya hazırlanan insanlarımızın başına geldi. Olaydan sonra birçok yorum yapıldı düğün ile ilgili, yok Kürt düğünü imiş, yok şöyleymiş, yok böyleymiş diye. Belki de en çok bunlar benim yüreğimi acıttı. Bu memlekette, bu güzel coğrafyada yüzyıllardır bir arada yaşayan topluluk olduğumuz bazılarının, acımasız insanların zihninden uçup gitti belki de... 

Önemli olan Kürt, Türk, Alevi, Sünni meselesi değildir ki. Önemli olan birlik içinde, kardeşçe yaşadığımızı bu devirde de düşmanlarımıza gösterebilmektir. İnsanların kişisel tercihlerine saygıyla yaklaşabilmektir insana yakışan. Senden olmayanı eleştirmeye, kötü sözler söylemeye hakkın yoktur hiçbir zaman.

Şimdi, evet evet şimdi, bize düşen birlik içinde yaşamaktır. Her insanoğlu biraz saygıyı hak eder. Sen karşındakine saygı duyduğun müddetçe o da sana saygı duyacaktır emin ol sevgili okuyucum. 

Böyle dedikten sonra gelelim bugünkü çizimime:



Bu çizimim okuduğum kitapta okuyucuya tasvir edilen ve benim zihnimde oluşan Patagonya...

Peki neresidir Patagonya? Bu yeri daha önce duyduğunu biliyorum, eğer duymadıysanız kısa bir tanıtım yapmak isterim size.


Patagonya, Şili ve Arjantin'in güneyindeki bölgedir. Arjantin'deki Rio Colorado ile Şili'deki Bio Bio nehirlerinin güneyi ile Magellan Boğazının kuzeyi arasında kalır. Magellan Boğazının güneyindeki Ateş Toprakları da Patagonya'ya dahil edilebilir.
Rivayete göre Ferdinand Magellan, ismini verdiği Magellan Boğazından geçerken bu topraklarda gördüğü guanako postlarına bürünmüş ve yüzleri boyalı yerlileri bir İspanyol öyküsündeki Patagon adlı bir canavara benzeterek bölgeye bu adı vermiştir.
Patagonya çok az yerleşim olan bir bölgedir. Yerleşim ortama 2 kişi/km² dir. Bu sayı hatta Arjantin'in Santa Cruz eyaletinde 1 kişinin altına düşer. ( Kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/Patagonya )
Bu kısa tanıtımdan sonra gelelim resmime ve bu resmin oluşmasında ilham kaynağım olan romana.


Kitap tanıtmayı pek sevmesem de kısaca bu kitaptan size bahsetmek istiyorum sevgili okuyucum.

Kitap, yazarımız Luis Sepulveda'nın yaptığı ilginç yolculukların bir dökümü gibi adeta. Bolivya sınırını geçerken başına gelenleri, Ekvador'un unutulmuş bir köşesinde gündüzleri üniversitede ders verip gecelerini bilinmeyen yerlerde geçiren, gittiği her yerde insanlardan farklı hikayeler dinleyip dünyayı bir de onların gözünden görmeyi yalın ve keyifli üslubuyla anlatıyor adeta. 

Kitap aslında yolculuk notları teması üzerine kurulmuş olsa da bundan daha öte bir şey bana göre, tam bir rehber kitap diyebilirim. Örneğin dünyayı nasıl tanımamız, ona nasıl bakmamız, onu nasıl sevmemiz gerektiğini öğreten bir kılavuz gibi adeta. 

Peki kitabın ismi nereden geliyor dersiniz? Adını, bir zamanlar Patagonya'da çok tutulan ancak yeterince hızlı gidemediği için seferine son verilen Patagonya Ekspresi'nden alıyor.

Kitabı bir solukta bitirdiğimi itiraf etmeliyim. Kitap Can Yayınları'ndan çıkma ve 152 sayfa. Kitabı, 3-4 sene öncesinde D&R'daki 5 TL günlerinde almıştım ve gayet hoşuma giden bir kitap oldu.

Eğer macera, gezi ve anı türlerinden herhangi birini seviyorsanız bunu okumanızı tavsiye ederim, emin olun çok beğeneceksiniz sevgili okuyucum :)

Gelelim yaptığım resme. Bu resim, yukarıda da bahsettiğim gibi Patagonya'nın benim zihnimde canlanan versiyonu. 

Bu resmi parşömen kağıt üzerine pastel boya ile yaptım. Fakat pastel boyanın kağıda sürdüğüm gibi kalması yerine, boyadığım yerleri parmaklarımın ucu yardımıyla dağıttım. Pamuk ile dağıtmayı düşünsem de pamuk sanki boyayı alıp götürüyor gibi bir his uyandırdı bende. O yüzden pamuktan vazgeçip parmaklarımı kullanmak istedim. Resim, yaklaşık 30 dakika falan sürse de sonunda ortaya bir şey çıkarmanın haklı gururunu yaşadım :) 

17 Ağustos 2016 Çarşamba

Küçük Prens'in Bize Anlatmak İstediği

Uzuuuuuuuuuun bir aradan sonra tekrar buradayım, sevdiğim işi yapıyorum: Yazmak!

Yazmanın, insana manevi bir huzur sağladığı kesin, hele hele insanın tertemiz duygularla kağıda veya bu gibi teknolojik ortamlara döktüğü yazılar benim çok dikkatimi çekiyor ve okurken zevk alıyorum. Bence hepimizin elinin altında küçük bir not defteri veya ne bileyim küçük bir ajandası olmalı, gün gün yazabilmeliyiz sevgili okuyucum :) 

Çünkü yazan insan hayata her zaman değişik bir pencereden bakar, yazdıkça kendisinin ne kadar değiştiğini kendi gözlemleyebilme imkanı bulur ve bu da bence insanın en güzel duygularından biridir. 

Her gününüzün dolu dolu olmasını ve yaşamın size bir şeyler katmasını diledikten sonra başlayalım yazıma!

Hepimizin adını duyduğu, çoğumuzun daha küçük bir çocukken okuduğu ve büyüdüğünde de tekrar tekrar okumaktan bıkmayacağı bir kitaptan bahsetmek istiyorum size. Kitabımızın ismi, yazının isminden de anlaşılacağı gibi, Küçük Prens!

Nedir sizce dünyada kutsal kitaplardan sonra en çok satışı yapılan bir kitabı bu kadar özel kılan? Yıllar geçse de, 70 yaşında da olsak okuyacağımız bir kitap olmasının sebebi ne? 

Siz bunların cevabını kendinizde düşünedurun sevgili okuyucum, bence bu kitabı özel kılan, bu kadar ön planda olmasını sağlayan tek şey var bana göre; o da kitabın sade bir dille yazılmış olup aslında okuyana çok şey anlatmak istemesi.

Yani diyorum ki, kitapta anlatılan hayat tecrübelerinden, verilmek istenen mesajlar aslında o kadar sade bir dille verilmiş ki insan kitabı okurken sanki büyülenmiş gibi hissediyor, çevresindekilerinin farkına varıyor. '' Aaa diyor, ben böyle bir şey yaşamıştım ama bu olaya karşı böyle bir tepki vermeyi hiç düşünmemiştim! '' 

Yazar belki de en çok burada bizi, kelimelerin içine sıkıştırmayı değil de kelimelerin o sihirli gücünü hissetmemizi sağlayıp kitaba daha da bir sıkı sıkıya bağlanmamızı istiyor. 

Okuduğum kitaplar hakkında fazla bilgi vermeyi sevmem karşımdakine. Çünkü kişi, kitaba yeni doğmuş bir bebek gibi davranmalı, yani hakkında pek bir bilgisi olmadan, onu yavaş yavaş tanımalı diye düşünüyorum. Tanımayı da tabi ki kitabı eline alıp, o güzel sayfaları okuyarak sağlamalı. Bu yüzden bugünlerde eğer ne okusam diye düşüyorsanız, eğer okumadıysanız kesinlikle '' Küçük Prens'i '' okumalısınız. Haa ama ben okudum derseniz yine okuyun sevgili okuyucum, inanın bu kitaba bir kez daha aşık olacaksınız.




Kitap hakkında bilinmeyen 10 şey diye bir liste gördüm, belki incelemek isterseniz diye linkini koyuyorum: https://onedio.com/haber/kucuk-prens-hakkinda-pek-bilinmeyenler-254256

Gelelim kitabı okuduğumda içimde canlanan o resim aşkına.

Kitabı okuduktan sonra '' Neden Küçük Prens'i çizmiyorum ki? '' diye sordum kendi kendime ve ardından çizim için gerekli olan malzemeleri masama aldım ve başladım çizmeye.

Bu çizimi, daha önce de sıkça kullandığım parşömen kağıdın üzerine yaptım ve kuru boya ile renklendirdim. Ortaya ise sanki Küçük Prens orada ve birazdan canlanacak gibi bir görüntü çıktığını düşünüyorum. Çünkü kuru boyanın parlaklığından ve parşömen kağıdının üzerine bıraktığı etki bu yönde oldu. Küçük Prens resmim ise aynen aşağıdaki gibi oldu:



Kapanışı da şöyle güzel bir şarkı ile bitirelim, https://youtu.be/N-aK6JnyFmk

5 Ağustos 2016 Cuma

İnsanoğlunu Ayakta Tutan ''Tek'' Şey

Merhaba sevgili okuyucum! Tekrar sizinleyim. Nasılsın? Umarım iyisindir. İyi ol. Neden mi? Çünkü şu kısacık ömrümüzde yaşadığımız ve yaşayacağımız milyonlarca olay ile karşı karşıya geliyoruz. Seviniyoruz, üzülüyoruz, ağlıyoruz, kahkaha atıyoruz, bazen durup düşünüyoruz bazense karşımızdaki olgu umrumuzda bile olmuyor. Kısacası sevgili okuyucum, dünya küçük bir yer ve biz bu gezegenin, bu mavi gezegenin bir parçasıyız hem de en önemli parçasıyız. 

İnsanoğlunun bu gezegene ayak basmasından yaklaşık 45,000 yıl geçti. 45,000 ... Ne kadar uzun bir süre... Bu sürede dünya üstünden, milyarca belki de trilyonlarca insan geçti ve hepsi arkasında belirli belirsiz anılar bıraktı. 

Gün geldi, yaşayan bir insanın bir fikri bile şu anda ayak bastığımız bu gezegeni değiştirmeye yetti. '' Bilgi, güçtür. '' diye boşuna söylememiş olmalı Francis Bacon.

Bilginin güç olduğunu anlamamız için bu bilgiyi aslında nerelerde ve ne amaçla kullandığımız da önemli tabi ki. Eğer siz, bir bilim adamı iseniz, örneğin, kendinizi Isaac Newton'ın yerine koyun, sevgili Isaac Newton, sadece yer çekimini değil, aynı zamanda ışığın bazı kanunlarını ve şu anda mühendislik fakültesinde de bir ders olan '' kalkülüs'' ü bulmuştur. Peki Isaac Newton bütün bu çalışmalarını yaparken edindiği bilgileri nasıl hayata geçirmeye karar verdi? Destekçisi var mıydı ya da ona '' Haydi, sen bunu yaparsın!'' diyeni? Peki sevgili Isaac Newton, kendisinde çalışma isteğini kaybettiğinde onu tekrar hayata döndüren şey ne oldu dersiniz? Bence bu şey, umut.


Umut... Ne güzel bir kelime. Dünya üzerinde yaşayan çoğu insanın yaşam felsefesini oluşturan bir kelime. Hatta kelimeden öte bir yaşam tarzı. 

Umudumuz olmadan yaşayabilir miyiz bilemiyorum. Ama sanırım yaşama devam etmemizi, her gün bizi yataktan kaldıran o eşsiz güç bu şey. Her gün, o sıcacık yatağımızdan kalkarken aslında şunları düşünmüyor muyuz? '' Acaba bugün nasıl bir gün olacak? , '' Bakalım bugün beni neler bekliyor? '' İşte aslında bize bu soruları sorduran, içimizdeki bitmek tükenmeyen umuttur. O günümüzün iyi geçeceğine olan inancımızı korumamızı sağlan şeydir o. Bir olay karşısında, ister olumlu olsun ister olumsuz olsun, bizimle birlikte o olayları yaşayan ve tek güvencemiz umuttur.

İnsanın bazen umudunu yitirdiği zamanlar olur. Kimin olmadı ki? Önemli olan, bu türlü olaylardan nasıl çıkacağımızı bilmektir. Problemi, aslından daha yaşamadan bilmek ve bütün silahlarımızı kuşanıp o olumsuz olayın karşısına öyle çıkmaktır. 

Lütfen umudunuzu kaybetmeyin sevgili okuyucum. Bir yerlerde sizi bekleyen güzel şeyleri düşünerek, ''umut ederek'' yaşamaya devam edin. Gün gelir, emin olun o güzel şeyler sizin de kapınızı çalacaktır. Son cümlemi, çok sevdiğim bir klasik eser olan bu parçayla bitirmek istiyorum. Sevgiyle kalın! https://youtu.be/df-eLzao63I

Ha unutmadan sevgili okuyucum, bugün Rio Olimpiyatları başlıyor. Eğer vaktin olursa izle. 

1 Ağustos 2016 Pazartesi

Tartışmayı Ne Kadar İyi ve Nasıl Biliyoruz?

Bugün 1 Ağustos. Yeni bir aya girdik. Ne tesadüftür ki günlerden de pazartesi. Yani haftanın ilk günü, yani en sevdiğim gün!

Birçok insan pazartesi gününü sevmez. Çok klişe bir laf olan ''pazartesi sendromu'' nu da kim çıkardı, neden çıkardı, pazartesi ile derdi neydi anlayamıyorum. Sanırım ilk iş günü olduğu ve hafta sonunu çok seven birinin söylediği çok açık. 

Ya siz sevgili okuyucum? Siz sever misiniz pazartesi gününü? ''Evet seviyorum'' ya da ''Hayır, sevmiyorum hiçbir zaman da sevemem'' dediğinizi duyar gibiyim sanki. Ne derseniz diyin sizin fikirlerinize saygım sonsuz. Çok sevdiğim bir düşünürün yine çok sevdiğim bir sözü var; ''Fikirlerinize katılmıyorum ama fikirlerinizi özgürce söyleme özgürlüğünüzü sonuna dek savunacağım." 

Ne güzel söylemiş Voltaire. Aslında ilk okunduğunda fazla anlam içermeyen ama sözün üzerinde düşününce anlamının derinliklerine daldığımız bir söz.

Bu dünyaya bir kere geliyoruz. Doğuyoruz, büyüyoruz, okullara gidiyoruz, ne iş yapsam diye düşünüyoruz, ki önemli olan bu hayatta sevdiğimiz işi yapmaktır hem de en iyi şekilde, evleniyoruz, çocuklarımız oluyor, onları büyütme ve eğitme çabasına giriyoruz. Eğitme derken, onlar eğitilirken aslında biz de yeni şeyler öğreniyoruz. Şimdi neden böyle dedim? Evlendim mi? Çocuğum mu oldu? Hayır, hayır daha ne evlendim ne de çocuğum oldu. Bunları sanki yaşamışım gibi anlatmamın sebebi, benden yaklaşık 7 yaş küçük bir kardeşimin olması. Bir abla olarak ona ablalıktan çok ona anne gibi yaklaştım. Doğduğu ilk andan beri onun kendini geliştirmesi ve iyi bir insan olabilmesi için büyük katkılar sağladım ona karşı. Neyse konumuz bu değil sevgili okuyucum. Gelelim asıl anlatmak istediğim konuya.

Ünlü düşünür Voltaire'in sözünden yola çıkarak şunu söylemek istiyorum. Evet, doğru dünyaya bir kere geliyoruz ve artık değişen bu dünyaya ne kadar çabuk uyum sağlarsak bu, bizim için aleyhimize işler. Yani şunu demek istiyorum sevgili okuyucum. Artık yaşadığımız bu modern dünyaya, 21. yüzyıla uyum sağlayabilmenin tek yolu okumaktan geçiyor. Ama nasıl okuyacağız? Neyi, ne kadar okuyacağız? Okuduklarımızı paylaşabileceğimiz, okuduklarımız üstünden ister aynı düşünceden ister farklı düşünceden olan insanlarla tartışabilme gücüne ne kadar sahip olacağız? Ya da ne kadar sahip olmalıyız? 

Benim zihnimi birkaç haftadır meşgul eden bu. Düşünmek de bir eylemdir, bir iştir. Lütfen düşünün. Okuyun, okuduğunuz şeyler üstünde düşünün. Sizi, cümlenizin son harfine kadar dinleyecek kişilerle tartışın. 

''Tartışmak''. Sevdiğim bir kelime. Ama Türk toplumu olarak tartışmayı nasıl anladığımız ortada. Tartışmak illa ki karşıt düşünceden birine bağırmak, onun fikirlerini yok saymak, kendi fikirlerimizi ona empoze etmeye çalıştığımız bir eylem değil, olmamalı. 

Kendi fikrimize nasıl ve ne kadar değer veriyorsak ve karşımızdan da bunu bekliyorsak biz de karşımızdakine bu şekilde davranalım. Tamam, fikirlerine katılmayalım ama en azından kendisini açıklamasına izin verelim. İnanın dünya, bu yaşadığımız gezegen daha bir anlamlı gelecektir bize. 

Bugünlük böyle kısa bir yazı yazsam da devamının geleceğine şüpheniz olmasın sevgili okuyucum. Hoşça kalın! :)

31 Temmuz 2016 Pazar

Yaşanacak Ne Çok Şey Var Şu Hayatta!

En son ne zaman kendime vakit ayırıp sevdiğim bir diziyi bilgisayar başına oturup saatlerce izledim? Bahsi geçen dizinin ismi; '' Grey's Anatomy''. Normalde TV'nin başına geçip dizi bile izlemeyen beni ekrana kitleyen bir dizi oldu kendisi. Adından belki anlaşılabilir. Dizi, bizim Doktorlar dizisinin aynı formatında olan bir dizi. Kısa bir araştırma yaptıktan sonra öğrendim ki, bizim Doktorlar dizisi bu dizinin uyarlaması imiş. Fakat Doktorlar'ı da izleyip bitirmiş biri olarak söyleyebilirim ki Grey's Anatomy çok çok daha iyi. Oyuncuların performansları, yaşanan olaylar karşısındaki verilen duygular, yüz ifadeleri beni çok etkiledi. Sanki bir an için kendimi ''intern'' öğrencilerinin yerime koymamı sağladı dizi :)

Şunu söyleyebilirim ki, eğer yeni bir diziye başlama gibi bir isteğiniz varsa bu diziyi izlemenizi tavsiye ediyorum. Bir gecede yaklaşık 6 bölüm izledikten sonra ancak kendimi durdurabildim :) 

Bu sorunun, yani en son ne zaman bir dizi izledim ki sorusunun cevabını düşünürken buraya yazmayalı uzun zaman olmuş. Onu fark ettim sevgili okuyucum.

Uzun bir aradan sonra tekrar sizinleyim. Yani umarım.

En son paylaştığım yazımı 13 Temmuz'da yazmışım. Yaklaşık 3 hafta geçmiş üstünden. 

Peki ben bu 3 hafta süre zarfında,en sevdiğim kelime olan ''süre zarfında'', neler yaptım, nerelere gittim? Bu ve bunun gibi sorularla birlikte şu kısa 3 haftalık maceramı anlatmak istiyorum.

Başlamadan belirtmem gereken bir durum olduğunun ihityacında olduğumu hissediyorum. Aramıza yeni katılan okuyucularım, yaptığım resimlere ve yazılarıma aşağıdan ulaşabilirler fakat bir heyecanla başladığım ve şu an yetiştirmem gereken bir sorumluluk olduğu için ''30 Günde 30 Çizim'' projeme ara vermek zorunda olduğumu belirtmek istiyorum. 

Yaptığım resimlerime ve çizimlerime ve tabi ki yazılarıma ayın 15'inden sonra ulaşabileceksiniz. Şimdilik sadece burayı bir günlük, bilemediniz yeni şeyleri keşfettiğim bir saha olarak kullanacağım.

Gelelim bu 3 haftalık süreçte neler yaptığıma.

13 Temmuz'dan bu yana yaşadıklarımı şöyle bir özet geçersem sevgili okuyucum; 13 Temmuz çok sevgili babamın yaş günüydü. Güzelce kutladık, annem eski fotoğrafları tozlu kutulardan çıkarıp anılarımızı yad ettik. 

Ardından 15 Temmuz 2016 gecesi saat 22:30 sularında TSK'nın ülke yönetimine el koyduğunu TV'den canlı canlı izledik. Yüzlerce masum insanımızın bir grup haince katledilmesine çok acıdır ki şahit olduk. 20 yaşındayım ve o güne kadar beni bu kadar korkutan, bu kadar endişeye düşüren bir olay daha ne yaşamışımdır ne de duymuşumdur.

Aslında bu konu ile yazılacak çok şey olduğunun farkındayım. Belki siz bu satırları okurken '' Amma da kısa yazdın ha bu konuda'' , ''Ne kadar önemli bir olayı neden bu kadar az anlattın?'' diyebilirsiniz ama öldürülen insanları, bombalanan yerleri ve yaşanan vahşeti gördükçe dilim daha fazla bir şey söylemek istemiyor.

15 Temmuz'u, o kara günü atlattıktan sonra, 18 Temmuz'da çıkacağım tatil için hazırlıklara başladım. Bavullarımı hazırlarken çoktandır tatile çıkmadığımı, yahu bir bavul nasıl hazırlanır, önce neleri koymalıyım gibi soruları sormaktan alamadım kendimi.

Neyse 18 Temmuz geldi çattı. Tatil yolculuklarını her zaman çok sevmişimdir. Hele ki kulağınızda müzik, camdan o sonsuz bucaksız sarı, yeşil tarlaları gördükçe sanki insanın içini bir huzur kaplar. 

Gündelik hayatta olduğu gibi tatile giderken de kitap aldım yanıma. Okuduğum ve şu anda da okumakta olduğum kitap, Metin Özata'dan Atatürk, Bilim ve Üniversite.




Kitapta şu an 120. sayfadayım. Kitabımı tamamen okuyup bitirince yorumlarımı mutlaka sizlerle paylaşacağım :)

Gelelim tatil denilen dünyanın en güzel ve en huzur veren etkinliğine.

Etkinlik denir mi bilemem ama insanoğlunun kafasını dinlemek için yarattığı küçük bir kaçamaktır kanımca.

Ben 2016 senesinin yaz tatilini Erdek, Ocaklar'da 1 hafta ile geçirdim. Bundan çok hoşnut duydum çünkü deniz havası, deniz, kum, güneş, balıklar, güneşlenmek kesinlikle bana göre bir şey. Burçlara pek inanmam ama denizi, hatta kısaca suyu sevmemin sebebi sanırım Balık burcu olmam.

Neyse, bu güzel tatilimi çektiğim güzel fotoğraflar ile ölümsüzleştirdim.